Ana içeriğe atla

ALYAPI ANTRENÖRÜ MAÇI NASIL SEYRETMELİ?



Maçlar bitiyor.

Ardından sosyal medyada, televizyonlarda ve salon çıkışlarında yorumlar başlıyor.

"Şu oyuncu kötü oynadı."

"Koç yanlış değişiklik yaptı."

"Bu oyuncu neden oyunda kaldı?"

"Böyle mola mı alınır?"

Bunlar basketbolun doğal tartışmaları.

Ancak beni düşündüren başka bir konu var.

Özellikle altyapı antrenörlerinin de zaman zaman bu tartışmaların bir parçası olması...

Oysa bizler basketbola sıradan bir taraftar gibi bakamayız.

Bizim görevimiz oyuncuları veya koçları yargılamak değil, oyunu anlamaya çalışmaktır.

Bir takım neden başarılı oldu?

Rakibine hangi oyun prensipleriyle üstünlük sağladı?

Elindeki oyuncuların kapasitesini hangi sistem sayesinde artırdı?

Hangi hücum ve savunma detayları fark yarattı?

İşte bana göre altyapı antrenörlerinin maçlardan sonra en çok konuşması gereken konular bunlardır.

Çünkü basketbolumuz; "kim iyi oynadı, kim kötü oynadı" tartışmalarıyla değil, sistemleri, prensipleri ve oyunun teknik ayrıntılarını konuşabildiğimiz ölçüde gelişecektir.

Bu nedenle ben, sadece kupayı kazanan takımları değil, elindeki mütevazı kadroyla basketbola yeni fikirler kazandıran ekipleri izlemeyi daha değerli buluyorum.

Son yıllarda bunun en güzel örneklerinden biri Paris Basketbol oldu.

Belki Avrupa'nın en pahalı kadrosuna sahip değillerdi.

Ama yüksek tempoları, topu sürekli paylaşmaları, erken hücum etmeleri, beş oyuncuyu da oyunun içine katmaları ve kolektif anlayışlarıyla birçok antrenöre yeni fikirler verdiler.

Şampiyon olmaktan daha değerli olan bazen oyuna yeni bir bakış açısı kazandırmaktır.

Bir başka örnek ise İzlanda Milli Takımı.

EuroBasket 2025 Elemeleri'nde Türkiye ile iki kez karşılaştılar.

İstanbul'da son topa kadar mücadele ederek 76-75 kaybettiler.

Reykjavík'te ise bu kez 83-71 kazanarak Avrupa Şampiyonası'na katılma hakkını elde ettiler.

Kâğıt üzerinde oyuncu kalitesine bakıldığında Türkiye'nin daha üstün olduğu söylenebilir.

Ama basketbol yalnızca bireysel yeteneklerle oynanmıyor.

Doğru sistem, doğru disiplin ve takım oyunu bazen yıldız oyuncuların önüne geçebiliyor.

İzlanda Başantrenörü Craig Pedersen'e bu başarının ardından ilginç bir soru soruldu.

Yıllardır uyguladığı üçgen hücumunun artık günümüz basketbolunda geçerli olmadığı yönündeki eleştiriler hatırlatıldı ve dünyanın en güçlü milli takımlarından birini yenerek bu eleştirilere cevap vermenin nasıl bir duygu olduğu soruldu.

Pedersen'in cevabı aslında bütün antrenörler için önemli bir dersti.

Yaklaşık otuz yıldır üçgen hücumunu oynattığını söyledi.

Bu sistemi, Tex Winter'dan öğrendiğini, onun mirasını yaşatmaya çalıştığını anlattı.

Ve şu cümleyi kurdu:

"Ben bu hücum düzenine gerçekten inanıyorum. Doğru uygulandığında hâlâ kazandıran bir sistem olduğuna inanıyorum."

Bu sözleri okurken aklıma yıllardır üzerine çalıştığım Princeton Hücumu geldi.

Tıpkı üçgen hücumu gibi Princeton da zaman zaman "artık oynanmıyor", "modası geçti" denilerek kenara bırakılıyor.

Oysa basketbola biraz daha teknik gözle bakanlar şunu çok iyi bilir:

Sistemler tamamen ortadan kalkmaz.

İyi fikirler yaşamaya devam eder.

Bugün NBA'i veya Avrupa basketbolunu dikkatle izlediğinizde Princeton'ın birçok temel prensibini farklı isimlerle hâlâ görebiliyorsunuz.

Backdoor cut'lar...

Dribble handoff'lar...

Split action'lar...

High-post organizasyonları...

Pas sonrası sürekli hareket...

Boş alanın doğru paylaşılması...

Topun oyuncudan daha hızlı hareket etmesi...

Bunların önemli bir bölümü Princeton basketbolunun yıllar önce ortaya koyduğu prensiplerdir.

Bugün hiçbir takım kırk dakika boyunca klasik Princeton oynamıyor olabilir.

Aynı şekilde üçgen hücumunu da kitapta yazıldığı şekliyle uygulayan çok az takım vardır.

Ama bu, o sistemlerin öldüğü anlamına gelmez.

Tam tersine...

Modern basketbol, bu sistemlerin en güçlü parçalarını alıp kendi oyununun içine yerleştirmiştir.

İşte bu yüzden biz altyapı antrenörlerinin "Bu sistem artık oynanmıyor." demek yerine, "Bu sistemden bugün ne öğrenebiliriz?" diye sormamız gerektiğine inanıyorum.

Çünkü bizim görevimiz ezber setler öğretmek değildir.

Oyunculara oyunu öğretmektir.

Düşünmeyi öğretmektir.

Topu paylaşmayı öğretmektir.

Birlikte hareket etmeyi öğretmektir.

Kolektif zekâyı geliştirmektir.

Belki de geleceğin basketbolunu değiştirecek olan şey, daha atletik oyuncular değil; oyunu daha doğru oynayan takımlar olacaktır.

Bu nedenle maçlardan sonra oyuncuları ve koçları eleştirmek yerine, başarılı sistemleri incelemeye daha fazla zaman ayırmalıyız.

Çünkü basketbolumuz ancak o zaman gelişecektir.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CUT ÇEŞİTLERİ TERMİNOLOJİ

Türkçede, topsuz hareket anlamına gelen cutların bazı yerleşmiş isimleri vardır. Perdeleme kullanılarak yapılan cutlar ve perdeleme olmaksızın kullanılan bazı cutların isimlerini ve çizimlerini burada paylaşıyorum.  V CUT  BACKDOOR CUT  CROSS CUT  FLASH CUT  L CUT  SHALLOW CUT PERDELEME KULLANILARAK YAPILAN CUT ÇEŞİTLERİ CURL CUT DEEP CUT  FLARE CUT LOW POST SPLIT RUB OFF CUT  SHUFFLE CUT UCLA CUT HIGH POST SPLIT

TARİHTEKİ EN UZUN BOYLU BASKETBOLCULAR

Yazının sonunda, Türkiye'nin en uzun boylu basketbolcularını da görebilirsiniz. Daha önce bahsetmiştim, çok sevdiğim bir dostum yaş günümde bana bir kitap hediye etmişti. Geçmişte basketbol ile ilgili enteresan bilgileri içeren bu kitaptan bazı bölümleri bu bloga taşımıştım. Kitap 2001 yılında basılmış . Bu nedenle bazı bilgiler eksik kalmış ancak içinde geçmişle ilgili ilginç hikayeler var.  En uzun boylu oyuncu sıralaması: SULEİMAN ALİ NASHNUSH 2.43 Suleiman Ali Nashnush İnternasyonal basketbol tarihindeki en uzun oyuncu. Libya milli takımında 1962 yılında oynamış. GHEORGHE  MURESAN 2.34 Romen uzun 1993 yılında Washington Bullets tarafından draft edilmişti. NBA e gelmeden önce çok yavaş olduğu düşünülmüş ve bu transfer tenkit edilmişti. Ancak Muresan 1996 ve 1997 yılları arasında en iyi şut yüzdesine sahip olarak tarihe geçti. MANUTE BOL 2.31  Dokuz sezon NBA de oynayan Sudanlı Manute Bol, özellikle yaptığı 2000 d...

PENETRE PAS İLE PAS CUT ARASINDAKİ FARK

Genel olarak altyapı oyuncularımızda, topu alır almaz driplinge başlamak, eğer imkan varsa içeriye dalmak ( penetre ) ve atış yoksa pas vermek alışkanlığı var.  Oyuncular, eğer içeri dalamazsa genellikle yanındaki arkadaşına, pasif bir pas verip sabit bir şekilde oyunu seyretmeye başlıyor.   Bazı tecrübeli koçlar penetere sırasında diğer oyuncuların kayacakları yerleri  ( spacing ) gösteriyor.  Her ne kadar A takımlar seviyesinde bu tarz basketbol oynansa da altyapılarda bu düzen, topla iyi oynayan bir iki oyuncunun gelişmesine yardımcı olurken diğer oyuncuların sadece şut ve Close out savunmasına atak etmesine yarıyor.  Bu tarz oyun ülkemizde o  kadar yerleşmiş ki , son kursta antrenör adaylarına, pas cut yer değiştirmeyi ve penetre pas yer değiştirmenin arasındaki farkı anlatmama rağmen,  pas cut sorusuna neredeyse tüm kursiyerler penetre pas şeklinde cevap vermişler.  Arada çok büyük fark yokmuş gibi gözüksede, bence al...