Ana içeriğe atla

ÇİÇEĞİ BURNUNDA KOÇ

 



ÇİÇEĞİ BURNUNDA KOÇ

 


Çiçeği burnunda koç, ilk maçına çıkmak için oyuncuları ile birlikte genç idarecinin ayarladığı minibüse bindi.

 

Altyapıda oynadığı yıllarda, tüm oyuncular maçın oynanacağı salona kendi imkanları ile gelirler, başlarındaki idareci abileri de  kulüpten aldığı yol paraları ile maç sonunda takımını kebapçıya götürürdü. 


Ama o günler artık geride kalmıştı, diğer bir çok şey gibi, ders çalışsın diye antrenmana gitmeyi yasaklayan veliler gitmiş, onların yerine çocuklarını maçlara, antrenmanlara yetiştirmek için hız yüzünden alacakları cezayı umursamayan veliler gelmişti.


Ekonomik düzeyi iyi olmayan ve uzak muhitlerde oturan oyuncuların varlığı nedeniyle bazı sorunlar yaşanınca kulüplerin çoğu minibüs tutmaya başlamışlardı.


Koç, genç idareci ile sohbet etmeye başladı, A takımın bu sezon ligdeki durumu çok iyi değildi, bu nedenle yolculuk süresince, yeni sezonda A takımın başarılı olması için nasıl bir kadro oluşturması gerektiğini konuşup durdurdular.


Bu arada ergenliğe girmek üzere olan oyuncular, çatlak sesleri ile son zamanlarda moda olan Çav Bella adlı şarkıyı söylemeye çalışıyorlardı . 

Eski model minibüs tarihi okulun önünde durduğunda maçın başlamasına henüz bir saat vardı.   


Koç, kapıcının tarif ettiği yoldan spor salonuna doğru yürürken; on sene süresince üst düzey oyunculuk yapmasının onun için önemli bir avantaj olduğunu düşünüyordu.


Kazanacaklarına emindi, bu konuda en ufak bir şüphe bile duymuyordu. 


Ancak kaybetseler bile tüm altyapı koçlarının kabusu olan işini kaybetmek korkusu aklına bile gelmiyordu, çünkü o sıralar oyunculuktan  aldığı para ona fazlasıyla yetiyordu.


Aslında her şey bir antrenman sonunda, idarecilerin yıldız takım için antrenör aradığını duyması ile başlamış, her zamanki aceleciliğiyle ağzından "ben yaparım" sözü çıkmıştı.

 

Basketbol oynamaktan çok zevk alıyordu ancak ölü sezona giriyorlardı ve bireysel antrenmanları başlayana kadar altyapıyla ilgilenmenin hiç de fena bir fikir olmadığını düşünmüştü.




Eski binanın kapısından içeri girdikleri zaman, israf olmasın diye salonun ışıkları kapattıklarını , onun yerine bütün pencereleri ve kapıları ardına kadar açmış olduklarını gördü. 

Ancak parlak güneş ışığı salona ne kadar dik gelse de, yıllanmış gri duvarların arasındaki küçük pencerelere girmekte zorlanıyordu.

 

Aslında salonun içine giren ışığın basketbol oynamak için yeterli olduğunu söylemek pek mümkün değildi. Ama altyapı da böyle şeyler her zaman normal karşılanırdı, örneğin bu salonun zemini de parke değildi ,onun yerine bastıkça gıcırdayan uzun ahşap tahtalar vardı.

 

Birden aklına, basketbola başladığı yıllarda okulunda bulunan bundan çok daha berbat spor salonu geldi, küçük sınıfların 

( şu andaki oyuncularının yaşında ) salona girmesine izin verilmezdi . 

Onlar da, açık sahadaki toprak hatta çamurlu zeminde maç yaparlardı. 

Eve her döndüğünde annesi ona "ne bu yine şafi köpeği" gibi olmuşsun derdi. 


O günleri gülümseyerek hatırladı. 

Vay be, nereden nerelere gelmişti. 

Artık birinci ligin tecrübeli oyuncularından biriydi. 


Her gün iki antrenman yapıyor ve aralarda dinlenmekten başka bir şeye vakti kalmıyordu. 


Bu faal günlerde, A takım koçunun yaptığı gibi rakip takım ile ilgili bir araştırma yapmamıştı.

 

Gerçi zamanı olsa da bu konularda bilgi edinmeyi düşünmezdi. 

Çünkü Amerikalı duayen koçun sözlerinin doğruluğuna inanmıştı koç : "Siz kimseye göre hazırlanmayın, sadece en iyi olmak için çalışın, bırakın başkaları size göre hazırlanarak vakit kaybetsinler."diyordu. 


Yeteri kadar hazırlanmak.. gerçi bu oldukça göreceli bir kavramdı ama bu kadar zamanda yapabileceği her şeyi yaptığını düşünüyordu. 

 

Bu çocuklarla, en çok on, on beş antreman yapmıştı ancak bu kısa sürede onu başarıya götürecek, bir tane çok güçlü ribaunt alabilen uzun oyuncusu ve şut sokabilen harika bir iki numarası vardı, eh bu kadarı da ona yeterdi. 

 

Bildiği en güzel setleri oyuncularına öğretmiş, antrenmanlarda başarıyla uyguladıklarını görünce doğru yolda olduğu anlamıştı.


Çiçeği burnunda koçumuz, daha ne olduğunu anlamadan masa saati hakemi ilk yarının bittiğini ilan eden  düdüğü çalmıştı. 


Şaşkınlık içideydi tam yirmi sayı farkla mağlup durumdaydılar. 

Soyunma odasına doğru yürürken maç içinde devamlı aynı sözcükleri tekrarladığını hatırladı, "topu al, çabuk koş , topu sakla ,sahayı gör"  ancak oyuncularına, nasıl topu alacağını nereden koşacağını, nasıl topu saklayacağını göstermemişti ki....

o sadece hücum setleri göstermişti. 


Ve o anda aklına, ilk altyapı antrenörünün ; "oyuncularından yapamayacakları şeyleri isteyen ve alamayınca da onlara bağırıp çağırana koç bile denilmez" sözü geldi.


İçeriye girdiğinde siniri geçmiş ve durumu olgunlukla kabullenmişti, oyuncularına temel teknik çalışmasının ne kadar önemli olduğunu, dripling çalışmasının ve top kontrolünün bunun gibi durumlarda ortaya çıktığını söyledi. 


Maç bittikten sonra ise; otuz sayı farkla yenilmiş ve tüm karizması çizilmiş bir koç olarak hayatının dersini almıştı ; altyapıda antrenörlük hiç de kolay değildi.


O oyuncular onun yaşadıklarını yaşamamışlardı, bildiklerini bilmiyorlardı.

 

Koçlukla ilgili kendini eğitmeli ,tüm bildiklerini bu yaş gurubunun anlayacağı şekilde onlara aktarmalıydı. 


Ve bunun için zamana ihtiyacı vardı. 

Öyle fiyakalı setler ile bu seviyede bir şeyler yapmak imkansızdı. 

 

Dünyanın en iyi oyuncusu bile olsa altyapı çalıştırmak için öncelikle kendisini bu işe adaması gerektiğini anlamalıydı.

 

Bir planı olmalıydı, bir program yapması  gerekliydi.


Bugün, karşısında hiç kimsenin tanımadığı bir koç ona çok güzel bir ders vermişti, maçı kazanmak için basit bir plan yapmış ve başarıyla uygulamıştı. 


Oyunculuğu sırasında, ilk pasa baskı yapıldığı zaman topu nasıl alması gerektiğini, baskıya karşı nasıl dripling yapacağını saatlerce çalışmıştı ancak takımın guardı bunları bilmiyordu o sadece antrenörünün öğrettiği karışık setleri biliyordu . 


Rakip koçun planı basitti, guarda top aldırma, alırsa baskı yap ve topun iki numaranın eline geçmesine izin verme. 


İki numaraya pas vermek bir yana, baskı guardın sürekli olarak top kaybetmesine neden oluyordu. 


Uzun oyuncu ise her aldığı ribaundun, yapılan top kayıpları nedeniyle  boşa gittiğini görüyor ve guardın her hatasına sinirleniyor, sinirlendikçe oyundan düşüyordu.


İki numara ise, bir türlü topu hücum sahasında alıp hünerlerini gösteremiyor ve her geçen süre demoralize oluyordu. 


Asıl en büyük sorun, guardın ve sonradan oyuna giren yedek guardın psikolojik durumdu. 


Sorumluluğun altında ezildikçe eziliyor ve her geçen dakika maçtan kopuyorlardı.  


Koçun, molalarda oyuncularına kendi oyunculuğu sırasında öğrendiği geçici önlemleri anlatması ise, oyuncular tarafından anlaşılmıyor, hatta onların daha da çok telaşa kapılmasına neden oluyordu. 


Maçın sonlarına doğru, oyunculuğu süresince hiç yaşamadığı bir olay oldu, artık sahadaki maçtan kopmuştu, adeta maçı tribünden izleyen birine dönüşmüştü ve banka baktığında tek gördüğü çaresizlik içindeki zavallı koçtu, ardından soğuk soğuk terlemeye başladı. 



Sezon başladığında, hala ilk antrenörlük deneyimini kafasından atamamıştı. Artık koçunun anladıklarını her zamanki gibi sorgusuz sualsiz yerine getirmek yerine , kendine hep neden bunu yapıyorum sorusunu soruyordu. 


Kısa zaman sonra yaptıklarının planın bir parçası olduğunu anlamış, dışarıdan gözükmeyen koskocaman bir senaryonun içinde olduğunu kavramıştı.


Oyunculuğu sona ermeden yaşadığı dört sezon boyunca bir aktör gibi değil de, beklenmedik anlarda senaryoya katkıda bulunan bir asistan gibi oynadı. 


Oyunculuk sona erdikten sonra ,Minik, küçük, yıldız, genç derken sonunda süper lig takımlarına antrenörlük yapmış ve böylece otuz seneyi geride bırakmıştı .



Ancak aradan çeyrek asırdan fazla bir süre geçmesine rağmen bugün o güne o ana o loş salona geri dönmüştü ve yine soğuk soğuk terliyor ve içinden "galiba bu defa yanlış yaptım" diye düşünüyordu.  


Süper ligdeki ilk hazırlık maçını, Avrupa'da  şampiyon olmak amacı ile kurulmuş bir takıma karşı oynuyorlardı ve devreye 22 sayı geride girmişlerdi, aslında takımların gücü kıyaslandığı zaman bu önemli bir fark değildi . 

Ancak elindeki takımın tek kurtuluşu, yüksek skor yapmaktı ve ilk iki periyotta atabildikleri toplam 28 sayı moralini bozmuştu.



 

Soyunma odasında giderken duygularından sıyrıldı ve bir koçun tutarlı davranmasının oyuncuların üzerinde ne denli önemli olduğunu hatırladı. 


İlk antrenör olduğu gün, takımla yaptığı konuşmaya meşhur " Hücum maç kazandırır ,savunma ise şampiyonluk " sözü ile başlamıştı, daha sonra ise; 

" Peki sizce bu imkanlarla şampiyon olma ihtimalimiz var mı ?" diye sormuştu, gelen olumsuz cevaplardan sonra ise " o nedenle gelin biz bu sözün sadece maç kazanmak bölümünü alalım ve hücum konusuna ağırlık verelim " demişti. 


Soyunma odasına girdiğinde çoğu oyuncunun koçundan duymadığı ve bir daha duymayacağı cümleler ağzından döküldü ; " kaç sayı yerseniz yiyin, inanın umrumda bile değil, ama hızlı oynamanızı ve skor yapmanızı istiyorum. 

Maç sonunda soyunma odasına girdiğimizde, iki yüz sayı da yesek bizim en az seksenli sayılara ulaştığımızı görmek istiyorum ." dedi.


Bu konuşmadan sonra ,maçı izlemeye gelen az sayıdaki seyirci, şaşkınlıkla daha önce hiç göremedikleri bir basketbol oyunu seyretmişlerdi.

Maç bittiğinde skor tabelası 86-102 gösteriyordu. 

Her şey tam istediği gibi gitmişti. Savunmacı olarak ün salmış rakip koçun oyunu yavaşlatmasına izin vermeden tam 86 sayı atmayı başarmışlardı. 


Takımın verdiği reaksiyon tam da beklediği gibiyidi, yüksek tempo, oyuncuların rakiplerinin kim olduklarını düşünmelerine izin vermiyordu. 


Oyuncular daha önceki senelerde, savunmada ve hücumda yaptıkları hatalar sonunda muhasebe yaparak morallerini bozuyor ve yavaşlıyorlardı , bu defa hatalarını önemsemiyorlar ve sadece skor yapmaya odaklanıyorlardı. 


Bu takım herkesin tahmin ettiği gibi küme düşmeyecek ve herkesi şaşırtacak bir performans gösterecekti.


Ünlü rakip koçun ( yediği seksen altı sayının moral bozukluğuyla ) asistanına; "sizin takımınız bu sene sıfır galibiyet alır" demesine " içinden güldü. 


Çünkü, koç otuz sene önce o loş salondaki maçtan bu yana kendini eğitmişti.


Artık, bir planı vardı ve daha önceden  strateji hazılamış ve bir program yapmıştı.





Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

CUT ÇEŞİTLERİ TERMİNOLOJİ

Türkçede, topsuz hareket anlamına gelen cutların bazı yerleşmiş isimleri vardır. Perdeleme kullanılarak yapılan cutlar ve perdeleme olmaksızın kullanılan bazı cutların isimlerini ve çizimlerini burada paylaşıyorum.  V CUT  BACKDOOR CUT  CROSS CUT  FLASH CUT  L CUT  SHALLOW CUT PERDELEME KULLANILARAK YAPILAN CUT ÇEŞİTLERİ CURL CUT DEEP CUT  FLARE CUT LOW POST SPLIT RUB OFF CUT  SHUFFLE CUT UCLA CUT HIGH POST SPLIT

TARİHTEKİ EN UZUN BOYLU BASKETBOLCULAR

Yazının sonunda, Türkiye'nin en uzun boylu basketbolcularını da görebilirsiniz. Daha önce bahsetmiştim, çok sevdiğim bir dostum yaş günümde bana bir kitap hediye etmişti. Geçmişte basketbol ile ilgili enteresan bilgileri içeren bu kitaptan bazı bölümleri bu bloga taşımıştım. Kitap 2001 yılında basılmış . Bu nedenle bazı bilgiler eksik kalmış ancak içinde geçmişle ilgili ilginç hikayeler var.  En uzun boylu oyuncu sıralaması: SULEİMAN ALİ NASHNUSH 2.43 Suleiman Ali Nashnush İnternasyonal basketbol tarihindeki en uzun oyuncu. Libya milli takımında 1962 yılında oynamış. GHEORGHE  MURESAN 2.34 Romen uzun 1993 yılında Washington Bullets tarafından draft edilmişti. NBA e gelmeden önce çok yavaş olduğu düşünülmüş ve bu transfer tenkit edilmişti. Ancak Muresan 1996 ve 1997 yılları arasında en iyi şut yüzdesine sahip olarak tarihe geçti. MANUTE BOL 2.31  Dokuz sezon NBA de oynayan Sudanlı Manute Bol, özellikle yaptığı 2000 d...

PENETRE PAS İLE PAS CUT ARASINDAKİ FARK

Genel olarak altyapı oyuncularımızda, topu alır almaz driplinge başlamak, eğer imkan varsa içeriye dalmak ( penetre ) ve atış yoksa pas vermek alışkanlığı var.  Oyuncular, eğer içeri dalamazsa genellikle yanındaki arkadaşına, pasif bir pas verip sabit bir şekilde oyunu seyretmeye başlıyor.   Bazı tecrübeli koçlar penetere sırasında diğer oyuncuların kayacakları yerleri  ( spacing ) gösteriyor.  Her ne kadar A takımlar seviyesinde bu tarz basketbol oynansa da altyapılarda bu düzen, topla iyi oynayan bir iki oyuncunun gelişmesine yardımcı olurken diğer oyuncuların sadece şut ve Close out savunmasına atak etmesine yarıyor.  Bu tarz oyun ülkemizde o  kadar yerleşmiş ki , son kursta antrenör adaylarına, pas cut yer değiştirmeyi ve penetre pas yer değiştirmenin arasındaki farkı anlatmama rağmen,  pas cut sorusuna neredeyse tüm kursiyerler penetre pas şeklinde cevap vermişler.  Arada çok büyük fark yokmuş gibi gözüksede, bence al...