Ana içeriğe atla

FAKAT EN ÖNEMLİ ŞEY, KOŞMAK KOŞMAK KOŞMAK KOŞMAK !


( Bu yazıyı daha sonra yayınlayıp yayınlamayacağımı bilmeden sadece teknik konuları içeren bir makale olarak düşünmüştüm. Yazıyı tekrar okuduktan sonra ,yaşadığımız bu üç önemli tecrübe sırasında bana destek olan ve benimle birlikte bu işe emek veren antrenör arkadaşlarımın isimlerini yazmadığım için ciddi şekilde rahatsız oldum. Galatasaray'da sevgili arkadaşlarım Cihansever Yeşildağ, Tolga Başer ve Semih Eroğlu. Milli takım dönemi oldukça uzun bir süreç olduğundan birlikte çalıştığım teknik ekipteki herkesi hatırlamam oldukça zor. Hatırlayabildiklerim; Ceyhun Yıldızoğlu, Muratcan Üner ,Aydın Uğuz, Fırat Okul , Bora Bölükbaşı , Yasin Akıncı, Fırat Bozkurt,HakanAcer,Emre Vatansever. Unuttuklarımdan özür diliyorum.)


SİSTEM


Yazının başlığı , 2004 yılında Kadın Milli Takımımızın bir toplantısından alınmıştır. 
Söylediklerimi ,Amerikadan henüz yeni gelen devşirme oyuncumuz Korel'e tercüme eden Esmeral Tunçluer'in, benim uzun konuşmamın sonunda iyice sıkılıp söylediklerimin tamamını özetleyen son cümlesi  
But most important thing is run run run run...


Basketbol ile ilgili bilgi ve birikimlerimi paylaşmak için açtığım ve halen çok amatörce sürüdürdüğüm bu blogda ,son günlerde okur sayısının bin kişinin üzerine ulaştığını görünce . 
2010 senesinde belki bir gün kitapçık haline getirim diye yazdığım ve bazı bölümlerini bu blogda paylaştığım ,oldukça uzun bir yazımı yayınlamaya karar verdim. 
Yazı ağır teknik içeriyor ancak her vesileyle bu blogda anlatmaya çalıştığım, basketbolda yüksek temponun ne kadar önemli olduğunu ve nasıl uygulamaya konulabileceğine dair önemli bir bilgi kaynağı.
2005 yılına hazırlanan kadın basketbol milli takımımızda uyguladığım sistemin nasıl doğduğunu ,devamında ise 2010 senesinde Galatasaray Erkek takımında bu sistemi nasıl devam ettirmeye çalıştığımı ve o yıllarda yaşadıklarımı anlatım.



SEN SADECE KOŞ O BİZE YETER!

                                                                                                                                  10.03.2010
ÖN SÖZ
1982 yılından bu yana erkekler birinci basketbol ligi de dahil olmak üzere her kategoride antrenörlük yaptım. Yaklaşık bu otuz sene içinde çeşitli takımlar ile birçok başarılı sayılabilecek sonuçlara ulaştım.
Elimizdeki oyuncuları, rakip takımların gücünü ve daha önce alınan dereceleri göz önüne aldığımda, Bayan A Milli Takımı ile birlikte 2004 ile 2006 yılları arasında çok başarılı bir dönem geçirdiğimizi rahatlıkla söyleyebiliyorum. Özelikle Avrupa Şampiyonasında çeyrek finale ulaşmamız, Akdeniz Oyunları’nda aldığımız altın madalya ve hepsinden önemlisi, şampiyona süresince ortaya koyduğumuz basketbolun, otoritelerden aldığı övgüler bu düşüncemi desteklemekte. 
Benim için ise en büyük mutluluk uyguladığımız sıra dışı sistemin başarıya ulaşması oldu.
 Hepimiz Türkiye de uzun vadeli programları uygulamanın ne kadar zor olduğunu biliriz. Ancak 2005 ve 2006 sezonunda gelen başarıları sonuçlar, üç sene önceden uygulamaya başladığımız bir düzenin meyvesiydi.  Daha önce milli takımlar seviyesinde hiç uygulanmamış olan bir sistem ve ona inan bir ekip sayesinde bu sonuçlara ulaştık. Sistemi uygulamaya koymadan ve koyduktan sonra, üzerinde o kadar çok düşündüm ve o kadar çok araştırma yaptım ki, aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, bir şekilde bu bilgilerimi ve anılarımı antrenör arkadaşlarla paylaşmam gerektiği düşüncesinden kurtulamadım.
 Ancak baştan söylemeliyim ki, bu yazı başarılı sonuçlara şöyle ulaştık böyle ulaştık yazısı değil. 
Zaten açık konuşursak, büyük çoğunluk kadınlara basketbolu yakıştırmıyor, hatta basketbolun erkek sporu olduğunu söyleyip durmuyor mu?  


Bu yazı, bundan yaklaşık beş yıl önce uygulamaya başladığım ve her geçen gün yeni tecrübeler edinerek,  içine kendimden birçok şey kattığıma inandığım bir SİSTEMİN tanıtımıdır.
Bu yazıya başladıktan hemen sonra, 2010 senesinin son ayında Galatasaray erkek basketbol takımından bir teklif aldım. O sırada Galatasaray erkek basketbol takımı, sezon başında aldığı beş hükmen mağlubiyet nedeni ile küme düşme potasındaydı.


Galatasaray takımını, sezon başında seyrettiğimde çok beğenmiştim. Yüksek tempolu basketbola uygun oyunculardan kurulu bir takımdı. Takımı kuran Okan Çevik ile görüştüğümde bana sürekli olarak agresif savunma yapmak istediklerini ve hazırlık döneminde bunun üzerine gittiklerini söylemişti. Tempoyu yükseltmek için gereken bu savunma şeklinin takıma daha önceden verilmiş olması benim için ciddi bir avantajdı. 
Bahsi geçen sistemi ilk antrenör olduğum günden itibaren uygulamaya koydum ve sonuç beklediğimden daha çabuk geldi. Sistemin en önemli parçalarından biri olan pivot pozisyonundaki Cemal Nalga artık kadroda olmamasına rağmen, takımımız ULEB CUP da ilk on altı takım arasına kalırken bir puan ile play-off ları kaçırdı. Ancak oynadığımız basketbol, taraflı tarafsız her kesimden övgü aldı.


SİSTEM VE TAKTİK

Öncelikle taktik ile sistem arasındaki farkı vurgulamakta yarar var sanırım. Maçlara göre değişen, hücum setleri veya savunma düzenleri, bu düzenlerin içindeki kurallar, oyuncu rotasyonları, oyunun ritmi, bunları hepsi taktik sayılabilir, hatta molada çizilen bir oyun bile bir taktiktir. Sistem ise bir felsefedir.
Oyunun temposuna bağlı olan iki ana sistem vardır, bunları iyi uyguladığınız takdirde, sahada iki değişik spor yapılıyormuş kadar fark yaratırlar. Yine de felsefe tanımına uygun olabilmesi için, süreklilik en önemli unsurdur.

 


FREEZE
 İngilizceden tercümesi oyunu dondurmak anlamına gelen bu sistem, Türkiye’de kontrol basketbolu olarak geçmektedir. Genellikle zayıf ve kısıtlı kadrolarla, kendinizden daha güçlü takımlara karşı mücadele ederken taktik olarak uygulanır. Ancak bunu sistem olarak kullanan bir çok antrenör vardır. Bu sistemde hücum eden takım, yirmi dört saniyeyi sonuna kadar kullanır, ardından hızlı hücumdan sayı yememek için oyuncular erkenden geriye gelir, bazı antrenörler kolay sayı yememek için oyuncularını hücum ribaunduna bile sokmazlar. Maç ve periyot sonlarında rakibe süre kalmaması için yirmi dört saniyenin sonuna kadar beklemek ve topu son saniyede kullanmak bir taktik hücumdur ancak her maçta ve her hücumda topu bu kadar geç kullanmak bir oyun sistemidir. Bu sistemi uygulamak için kadro yapısı çok önemli olmamakla birlikte, genelde kuvvetli bir Post oyuncusuna ve şutör oyunculara ihtiyaç vardır. Bazen Pivot oyuncusu olmayan ve eşleşme problemi yaratacak dış oyuncular ile bu sistem uygulanabilir. Uzun zaman önce, ünlü koç Çetin Yılmaz’ın çalıştırdığı ve oldukça yaşlı oyunculardan kurulu Sümer Bank Beykoz takımı bu sistem ile başarılı bir sezon geçirmişti. Yine beş altı yıl önce Türkiye’ye gelen ünlü NBA koçu Mike Fratello verdiği seminer sırasında, bir dönem Cleveland takımına bu sistemi uygulattığını ve o sezon elindeki zayıf kadroya rağmen başarılı sonuç aldığını anlatmıştı. Ancak bu sistemi uygularken, oyunu çirkinleştirdiği için basketbol kamuoyundan tepki gördüğünü özellikle belirtmişti.
RUN AND GUN
Diğer sistem ise Run And Gun, Transition,Fast break basketbolu olarak anılan, yüksek tempolu basketboldur. Eminim, özellikle kontrol basketbolu oynamayan takımlar, uygun bulduğu her pozisyonda hızlı hücumu dener ancak bu bir sistem değil, bir taktiktir. Eğer tüm hazırlıklarınızı bu yönde yaparsanız ve her maçta tempoyu yükseltmek için özel bir çaba sarf ederseniz ancak o zaman bir sistemden bahsedebilirsiniz.


Bu sıra dışı sistemi uygulayabilmeniz için, her şeyden önce bir koç olarak sizin inanmanız ve bu konuda çok kararlı olmanız gerekir. Sistemi uygularken özellikle oyuncularınızın ciddi bir motivasyona ihtiyacı olacaktır, bu konuda herkesten daha şanslı olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim, çünkü o dönemde Ülkemizde yapılacak olan Avrupa Şampiyonasında milli formayı giymek tüm oyuncularımızın rüyasıydı. Galatasaray erkek takımında ise bir mucize gerçekleştiriyorduk.


DÖRT AMERİKALI ANTRENÖR
 Paul Weasthead kimdir? Bu soruyu Sevgili Kaan Kural’a ya da Murat Kosova’ya sorsam, nerede doğduğundan başlayarak, bize bu Amerikalı koçun hayatını anlatırlar ancak bizim için Paul Weasthead in NBA de 1980 yılında Los Angeles Lakers takımını şampiyon yapan, daha sonra ise 2007 yılında Phoenix Mercury ile WNBA şampiyonluğunu kazanan, yani hem NBA hem de WNBA şampiyonluğu yaşayan tek antrenör olduğunu bilmek yeterli. Neredeyse, tüm basketbol dünyasının kuşkuyla yaklaştığı bir felsefeye sahip, ” Hücum, hücum, daha çabuk hücum.” . Sanırım bu yazıyı okuyan bir çok kişi, haklı olarak “savunmaya önem vermeyen antrenör de olur muymuş? “ diyecektir. Evet Paul savunmaya önem vermeyen bir antrenör, hatta bu konuda çok hoşuma giden bir yazı okudum. Paul, Denver takımının başındayken, bazı kişiler hiç savunma yapmadığı için Denver takımına, “Enver” diyerek bu takımın Defansın “D” sini bile uygulamadığını espri haline getirmişler.
Yıllar önce, (yanılmıyorsam Kuşadası da yapılan ilk uluslararası seminerdi,) henüz Amerika’dan yeni dönmüş olan sevgili Hakan Demir’in tercüme konusunda yardım ettiği koç, Paul Hewitt ‘in seminerde anlattığı oyun tarzı da oldukça şaşırtıcıydı ve açıkçası o yıllarda bana hiç inandırıcı gelmemişti. Paul Hewitt, Amerikan kolej liglerinde, 2000 ve 2001 de yılın koçu seçilmiş bir antrenör. Felsefesi ise oldukça farklı  ”Kırk dakika baskı yaparım, kırk dakika hızlı hücum yaparım, oyuncum hata yapınca değiştirmem, onu sadece yorulunca çıkarırım” diyen bir koç.
Ben bu konuda araştırmalarıma devam ederken Weasthead henüz WNBA  takımı çalıştırmıyordu ancak o senelerde, yani 2003 yılı ile 2008 yılları arasında NBA da Phoenix takımını farklı bir sistemle oynatan Mike D’Antoni, herkesin hayranlığını kazanıyor ve NBA da yılın antrenörü unvanını alıyordu. Onun Felsefesi ise, 7 SOL olarak anılıyor. (Yedi saniye veya daha kısa süre) .Amaç en çabuk ve kısa yoldan basket atmak, yüzü dönük potaya gitmek ve mümkün olduğunca çok skor yapmaktı. NBA gibi bir ligde bu felsefeyi uygulaması ve bu sayede daha geldiği ilk yıl yılın koçu seçilmesi, artık benim için bu tarzın her yerde geçerli olduğunun en kesin kanıtıydı.
Ancak daha eskilere gittiğimizde, Golden State Warriors yıllarındaki NBA nın efsane antrenörü Don Nelson’nun kendi adı ile anılan sistemi “NELLİE BALL”da bu tarz basketbolun önemli örneklerinden biriydi. Gerçek bir pivot’a sahip olmadan, üç kısa oyuncu ile (Tim Hardaway, Mitch Richmond ve Chris Mullin.) aldığı başarılı sonuçlar ve bunun uzantısı olan Utah yılları belki de, Mike D’Antoni ‘nin ilham kaynağı olmuştu.
Düşünsenize, Amerikan profesyonel liginde (NBA) Amerikan Kolej liginde (NCAA), Bayanlar profesyonel liginde (WNBA)birbirine çok yakın tarzlar ve bu felsefe ile başarılı olunabiliyordu. Bu anlayışta başarılı olmanız için, ne bir yıldız oyuncuya, ne de müthiş bir pivota ihtiyacınız vardı? 





SİSTEM
Öncelikle bu sistemin bir keşif olmadığını, o süreçte, o organizasyonda ve o takımla uygulanabilecek en uygun oyun tarzı olduğunu belirtmeliyim. Farklı, değişik ve idealı bir tarz olduğu için, sürekli tenkit edilecek bir uygulamaydı ve zaten öyle oldu. Özellikle başlangıçta herkes bize karşı çıktı.
Hangi oyuncu on depar yerine, elli depar atmak ister? Hangi oyuncu otuz beş dakika oynarken, süresini tecrübesiz oyuncularla paylaşarak daha az sahada kalmayı ister?
 Şu iki pozisyonu hayal etmeye çalışın, savunmada 23 saniye süresince rakibe potayı göstermeyen bir takım, son saniyede el üzerinden bir üçlük basket yiyor, tüm yorumcuların ve seyircilerin hatta o takımın antrenörünün az da olsa bu durumdan memnun olduğunu ve savunmaya övgülerde bulunacaklarını düşünebilirsiniz. Sizce aynı övgüyü, tam saha pres yaparak topu kapan ve hemen ardından pota altından kolay bir sayı atan savunmacı alabilir mi? Hiç sanmıyorum, kapılan top tabii ki yenilen basketten daha değerlidir, ancak olayların ardı ardına ve çok süratli gelişmesi, seyirciler tarafından farklı algılanmaktadır. Takımınız savunmada 1 saniye kalmıştır, bu durumda kim savunmanın emek verdiğinden ve başarılı olduğundan bahsedebilir? Peki, bu tarz pozisyonlar sonrası, yeterli övgüyü alamayan oyuncunuzu pres yapmak, oyunu süratlendirmek ve daha çok koşması için nasıl motive edeceksiniz? Gerçekten önemli bir sorun..
Hızlı hücum sonu attığınız bir üçlük girmediği zaman, herkes tarafından acele ve telaşlı bir atış olarak kabul edilir. Hatta topu kullanan oyuncu %80 üçlük ile oynasa bile! Bir antrenör olarak buna izin verirseniz, koşmakta zorluk çeken ( Yaşları biraz ilerlemiş )tecrübeli oyuncularınız ve tenkit edecek malzeme arayan yorumcu ve yöneticilerinizle nasıl başa çıkabilirisiniz?
Ülkemizde genelde agresif oyuncu denince savunmada saldırgan, atak ve yırtıcı pres yapan oyuncular akla gelir. Basketbolumuzda agresiflik vasfının, hücuma yönelik olarak kullanılmasına daha yeni başlandı. Bu tarz oyuncuların topu kapamasa bile savunmada kendilerini yere atması herkes tarafından hayranlıkla karşılanır. Hücumda yaptıkları hareketler ise başarısızlıkla neticelenirse, o oyuncu, hemen telaşlı, sorumsuz ve egoist damgası yer.
Bence bunun sebebi yavaş temponun genelde herkes tarafından anlaşılabilir olması. Herkes derken, bu guruba oyuncuları, seyircileri, yorumcu ve bazı antrenörleri de dâhil edebiliriz. Oyuncuların ve antrenörlerin uygulamada yaşadıkları kolaylıklarda, düşük temponun tercih edilmesinin diğer bir nedeni. Rotasyonun az ve öz olması, sonuçların tahminlere yakın çıkmasını sağlıyor ve bu da herkes için rahatlık oluyor. Bence bu durumda farklı bir uygulamanın  ( Fazlaca yüksek temponun ) herkes tarafından tepki görmesi normal karşılanmalı,özellikle kuvvetli takımlara karşı ,bu yolla alınan galibiyetlerin tesadüf olarak değerlendirilmesi gibi….
Bir an taraf tutuğunuzu unutun ve bir basketbol maçında sahada ne görmek isteyeceğinizi ve nelerden zevk alacağınızı düşünün. Her ne kadar farklı cevaplar ortaya çıksa da, bence üç ana unsur var. Yüksek tempo ve buna bağlı olarak yapılan hızlı hücumlar, kapılan toplar ve spaktaküler hareketler, diğeri ise yıldız oyuncuları seyretmek, ancak benim için bunlardan daha önemlisi herkesin kısa süre sonra tanıyacağı, daha önce farklı gözle sıradan oyuncularmış gibi bakılan yeni yıldız adaylarının yükselişine şahit olmak.
Yukarıda yazılanlara bakarak, tüm bu analizleri yaptıktan sonra milli takıma bu sistemi yerleştirmeye karar verdiğimizi düşünmenizi istemiyorum. Fikirler, uygulama süresinde ki tecrübeler ve alınan sonuçlara bağlantılı olarak ortaya çıktı.

 
MİLLİ TAKIMLARIMIZ
Neden böyle farklı bir arayış içindeydik? O yıllarda elimizdeki oyuncuların tecrübeleri ve teknik becerileri, rakiplerimize nazaran çok gerilerdeydi. Bu gün tekrar baktığımızda arada ki farkın kapanmış olduğunu memnuniyetle görüyoruz. Eskiler çok iyi bilir,1990 yılların başlarına kadar basketbolda gelişmiş ülkeleri yenmek, hele deplasmanda maç kazanmak imkânsızdı, aradan yıllar geçti artık kimse o günleri hatırlamıyor. Herkes her kategoride Avrupa Şampiyonu olmak için yola çıkıyor. Ancak 2003 yılında bizim durumumuz pek öyle değildi. Erkek takımımız Avrupa ikincisi olmuş biz ise halen eski balkan ülkelerine karşı galibiyet alamamıştık. Ardaki farkı kapatmak için farklı bir şeyler yapmamız gerekiyordu.
 Türk oyuncusunun içinde olan saldırganlığı ve sabırsızlığı ön plana çıkaran bir düzen bulmamız gerekiyordu. Ve takip etiğimiz yol bizi bu sisteme ulaştırdı. Durumu özetlemek gerekirse o yıllarda fark yaratmak için değil, farkı kapatmak için bu yolu seçmek zorundaydık.
Bugün kadronuz şampiyonluğa oynayacak kadar güçlü değilse, basketbol kamuoyu sizin için muhakkak, ortalarda veya aşağılarda bir hedef biçmiştir.

Peki, neden bunu kabul etmek zorundasınız?  Neden sadece bir adım daha yukarıyı hedeflemek size yetmeli? Bu düşünceden hareketle zirveyi hedeflemek akılınıza gelirse, bahsi geçen sistemi muhakkak deneyin, belki hemen değil ancak kısa süre sonra farkınız ortaya çıkacaktır.
Yaşadıklarımı anlatmaya başlamadan önce son bir naçizane tavsiyede bulunmama izin verin. Bildiğiniz gibi büyük organizasyonlarda ve imkânları bol olan kulüplerde çalışmak tüm antrenörlerin hayalidir. Bu pozisyonları ele geçirmek, salt basketbol bilgisi yerine şans ve farklı konularda ki kabiliyetleriniz ile ilgilidir.
Ancak hangi kategori olursa olsun bulunduğunuz kulübü veya organizasyonu sadece basketbol bilginiz ve çalışkanlığınız ile daha büyük ve değerli hale getirebilirsiniz.


İLK TOPLANTI
Basketbol antrenörlüğüne başladığım günden bu yana her sezon bir defter tutarım. Sanırım bu alışkanlığımı ünlü koç rahmetli Aydan Siyavuş’tan görerek edinmiştim. Bu defterler hem teknik bilgilerimi geliştirmemi hem de, eski günleri hatırlamamı sağlar. Milli takım için tutuğum bu notlar arasında toplantılarda yaptığı konuşmaların da yer alması bu yazıyı yazarken çok işime yaradı.
Maltepe’deki Pamuk Spor tesislerinde, 2004 yılının Mayıs ayında, liglerin bitiminden sadece on gün sonra, sistemi tanıtacak kısa bir kamp yapmak üzere toplandık. Kampın ilk akşamı toplantı odasında Antrenörler ve kondisyonerimiz ile yaklaşık 28 oyuncumuz vardı. Konuşmamdan bazı alıntılar;
“Hepinize bugüne kadar Türk Bayan Basketboluna yaptığınız hizmetlerden dolayı teşekkür ederiz. Ancak bugün bayan basketbolumuzun geldiği konum, önümüzdeki yıl ülkemizde yapılacak olan Avrupa Şampiyonası’nda mücadele etmek için yeterli değil.
Bildiğiniz gibi geçtiğimiz dönemlerde ilk 12 takım arasına kalma başarısını gösteremedik. Aynı anlayışla devam etmemiz halinde bu turnuvada galibiyet alma ihtimalimiz hiç yok. Kulüp takımlarımızın Avrupa Liginde mücadele etmemesi ve ligimizde oynan basketbolun kısa süre içinde değişmesi de pek imkan dahilinde gözükmüyor. Bu nedenle, oyun düzenimizi tamamen değiştirmeye karar verdik. Artık sizin özelliklerinize göre düzen uygulanmayacak, bundan sonra sizler bizim düzenimize uyum sağlamak zorundasınız. Milli takımda daha önce yer alan bazı oyuncularımız her ne kadar fizik olarak yeni düzenimize uygun gözükmeseler de, bu geniş kadroya tekrar çağrılarak geçmişten gelen kredilerini kullanmışlardır. Ancak benim için, bulunduğumuz odadaki tüm oyuncular, bu günden sonra aynı çizgidedirler.”


 

SİSTEM TARİFİ
Bu bölümde yaptığımız tarifler oyuncuların kafalarını karıştırmadan, çok basit hatta biraz fazlaca basit sloganlardı ve biz bunu sürekli tekrarlıyorduk. Ayrıntılardan özellikle kaçarak, oyuncuların mazeret uydurmasına imkân vermiyorduk.

“Savunmaya rakip sahanın en önünden başlarız, herkes kendi adamına en yakın ve en uygun pozisyonu alır. Oyunu süratlendirmek ve topu ele geçirmek amacı ile sürekli pres yaparız. Atış sonrası hep birlikte savunma ribaundu alırız. Top elimize geçtikten sonra en çabuk şekilde karşı potaya gideriz ve topu kullanırız. Öndeki arkadakini beklemez, arkadakiler oyuna dahil olmak için öndekini yakalamaya ve onun görüş alanına girmek zorundadırlar. Atış sonrası en az iki kişi ribaund almak için pota altına koşmalıdır. Yukarıda anlattığım oyun şekli, bir maçın son üç, dört dakikasında on sayı geride olan bir takımın son hamlesidir. Biz tabelaya bakmadan, bu son dört dakikayı tüm maça yaymalıyız. Bunu yapabilmek için 12 kişi birlikte oynamalıyız.12 kişi kondisyon olarak en iyi seviyede olmalıdır. Eğer düşüncelerinize bu tarzı sığdıramazsanız, oynadığınız oyunun basketbol değil başka bir spor olduğunu varsayın ama gerekeni yapmaya çalışın. Yarından itibaren antrenman şeklimizi göreceksiniz.”



KONDİSYON
Normal tempoda maç oynamaya alışmış oyuncuların bir anda bu kadar yükselen tempoya uyum sağlamalarını ve bu konuşmadan etkilenmelerini beklemek biraz fazla iyimserlik olacaktı. Bu durumda biz koçların eskisinden farklı bir şeyler yapmamız ve oyunculara artık işlerin eskisi gibi olmayacağını göstermemiz gerekiyordu. Bahsettiğim tempoya ulaşmak için basketbol tekniğinden çok fizik kondisyonun ne kadar önemli olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Ve biz kampın hemen başında kondisyonerimiz ile bu konuyu görüşerek, önceliğin onda olduğunu ilettik.
Bir basketbol antrenörüne işkence yapmak istediğinizde ona boş bir salonda iki saat süre, on oyuncu, birkaç top verip, kendisinden bir saat süresince kenarda kondisyoneri seyretmesini  isteyin. Benim oyunculuğumda, antrenörlerimiz oyuncuların yaptıkları germe hareketlerine bile tahammül edemez hemen topla çalışmalar başlarlardı. Ve bu kampta biz kondisyonerimize, istediği kadar atletizm ve ağırlık çalışması yapabileceğini, beslenme ve vitamin takviyesinin onun kontrolünde olacağını, önümüzdeki kamp ve hazırlık maçları süresince, basketbolun ikinci planda kalacağını ve tüm yetkinin onda olduğunu söyledik. Kampın birinci gününden Avrupa şampiyonasının başladığı güne kadar bu kararımızdan hiç vazgeçmedik. Kısa süre sonra, yurt içi ve yurt dışında ki hazırlık turnuvalarında, her maç öncesi ( Sabahları ) ağırlık çalışmamız, artık oyuncularımız tarafından doğal karşılanmaya başlamıştı.


Toplantı yaptığımız günün sabahı önce kondisyon ve ağırlık çalışmaları akşam ise halen elimde görüntü kayıtları mevcut olan katıldığım seminerlerde gösterdiğim (Sezon öncesi hızlı hücum ve tam saha baskılı savunma drilleri) antrenmanlarına başladık. Üçüncü gün sonunda beş altı oyuncumuz sakatlanarak antrenmanları terk etti. ( Özellikle uzun oyuncuların depar atmasını gerektiren özel bir drill uygularken)
Kamp sonunda oyuncularımıza, bir sonra toplandığımızda bu tempoyu kaldırabilecek bir hazırlıkla gelmelerini ilettik. Sanırım çoğu oyuncumuz, yaşanan bu sakatlıklar sonrası durumun ciddiyetini anladı. Oldukça kısa süren tanıtım amaçlı bu kampın çok başarılı geçtiğini söyleyebilirim.
Buna rağmen iki ay sonra tekrar toplandığımızda ilk yaptığımız “Mekik” testinde başarısız olan biri ilk beşten olmak üzere, üç oyuncumuzu kadro dışı bırakmak zorunda kaldık. Bu daha önce karşılaşılamayan bir durumdu, tüm sezonu başarılı bir şekilde geçiren bununla birlikte milli takımımızın vaz geçilmez oyuncularından olan iki sporcu, kampa geldikleri gün bir teste giriyor ve dereceleri düşük olduğu için ilk gün eleniyor.


MEKİK TESTİ
Oyuncular kampa geldikleri günün hemen ertesinde (Sakatlığı olmayan ve sağlıklı olanlar)Mekik testine giriyorlardı, Bu test son derece basit bir dayanıklılık testi idi, oyuncular yavaştan başlayarak hızlanan bir ritim ile iki dip çizgi arasında gidip geliyorlar, teypten gelen yüksek bir sesle oyuncular çizgiye ulaşacakları zaman bildiriliyordu. Basması gereken zamanda çizgilere ulaşamayan oyuncular testi terk etmek durumundaydılar. Ancak o ana kadar oyuncunun tamamladığı tur sayısı bize onun dayanıklılığını gösteriyordu. Yeni sonuçları eski sonuçları karşılaştırdığımızda oyuncunun kampımıza hazır gelip gelmediğini bu dayanıklılık testi ile anlıyorduk. Bunun haricinde “Stance” ve “Sprint” testlerimizde vardı ancak kampın ilk günü yapılan Mekik testi oyuncuların her zaman korkulu rüyası olmuştur.


SİSTEM TAKİBİ
Sistemi antrenman içinde takip etmek çok kolaydı, kurallar kesin ve netti. Kabaca hücumda koşmayan, savunmada adamını tam sahada bulamayan oyuncu hemen kendini gösteriyordu. Başlangıçta, oyunculardan tek istediğimiz hızlı hücum için koşmaları ve savunmada çabuk adam bulmalarıydı.
Bu bölümü geçtikten sonra, hızlı bir şekilde çembere gitmek, faul yaptırmak, hızlı hücum asisti yapmak, boş atış bulmak, hücum ribaundu almak, kısaca hücumda oyunu hızlandıracak her türlü katkıyı yapmaları gerekiyordu.
 Savunmada ise adamına yenilmemek, top aldırmamak, geri koşmak bizim için önemli ölçülerdi. Basket sonrası hızlı top çıkarmanın ise hem psikolojik hem de teknik anlamda ciddi değeri vardı. Bunları yapmak için çaba göstermeyen oyuncuların tek mazereti sakat olmalarıydı. Ve bu durumda oyuncudan hemen antrenmandan çıkmasını ve tedaviye gitmesini istiyorduk.
Yukarıda saydığım parametreleri içeren iki istatistiğimiz vardı biri antrenörler için, diğeri oyuncular için. En başta antrenörler için atış sayısını artırmak en az 80 atışa ulaşmak tek gaye idi. Oyuncuların bu hedefe ve diğerlerine ne kadar katkıda bulunduğu birçok farklı istatistik ile ölçülüyorduk. Hücum ribaundu, Top kapmak ikinci atış, sayı pası, faul aldırmak en değerli göstergelerdi.
 Oyuncu, bu istatistiğe baktığında kendi performansını ve takıma katkısını kolayca anlayabiliyordu. Başarısızlığı bağladığımız iki neden vardı, ya fiziksel ya da kafaca hazır olmamaları.
Günümüzde çok karşılaştığımız ama pek dillendirmediğimiz bir durum var. Oyuncuların dostları, arkadaşları, onlara ona hak ettiği halde az oynadığını veya az top kullandığını söylerler, belki iyi niyetle söylenen bu sözler, genelde oyuncuyu antrenörüne karşı provoke eder. Ancak bizim sistemimiz ve rotasyon şeklimiz o kadar sıra dışıydı ki, çok süratli olan rotasyon izleyenleri rahatsız ederken oyuncuları memnun ediyor, hatta oyuncular kendi istekleri ile oyundan çıkmak istiyorlardı. Ve bu nedenle dostlarının yaptıkları telkinlerde pek işe yaramıyordu. Oyuncular tüm takımın anladığı ancak kendini destekleyen dostlarının bu durumu anlayamadıklarını görerek, yapılan şeyin gerçekten çok özel olduğunu hissediyordu.


 



İLK HAZIRLIK MAÇLARI VE BEKLENMEYEN SONUÇLAR
Oldukça kısa süren ikinci kampın ardından, aldığımız karar doğrulusunda hazırlık maçlarını, Avrupa’nın en güçlü takımları ile oynadık. 2003 senesinde, bir ay sonra Yunanistan’da yapılacak olan Avrupa şampiyonasında, birinci olan Ruslarla bir maç, dördüncü olan Polonya takımı ile üç maç, üçüncü olan İspanyollarla bir maç ve son olarak, finalde Ruslara kaybeden Çek takımı ile şampiyonadan hemen önce üç maç oynadık. Bu maçların bir tanesi hariç, diğerlerini açık farklarla kaybettik. Böylece Avrupa şampiyonasında nasıl rakipler ile karşılaşacağımızı öğrenmiş oluyorduk.
Başlangıçta siz skor boarda bakmadan sadece kendi kriterlerinize kitlenerek yol almak istersiniz ancak kısa süre sonra alınan neticelere gelen tepkiler sizi rahat bırakmaz ve bazı şeylerden vaz geçmek zorunda kalırsınız. Ancak bu defa daha önce hiç bulunmadığımız bir platformdaydık ve bu takımlara karşı daha önce 20 sayının altında mağlubiyetimiz dahi yoktu, bu nedenle sadece kriterlerimize yoğunlaşmıştık, işin ilginç tarafı bu sayede, hem oyuncuların performanslarında hem de mücadele gücümüzde ciddi bir artış olduğu gözükmeye başlamıştı.
DEVŞİRME OYUNUCU DAHA ÖNCE OYNADIĞIMIZ MAÇI GÖRÜNCE KAMPDAN AYRILDI
Sezon ortasında kısa bir kamp yaptık ve bu kampta Türk tabiiyetine geçme ihtimali olan bir oyuncuyu denemek için da kampımıza davet ettik. Bu oyuncunun da dâhil olduğu toplantıda sistemimizi hatırlatmak için maç ve antrenman videolarını gösterdik. Toplantı sonrası yeni oyuncu adayımız benimle konuşmak istediğini söyledi ve konuşmamız çok kısa sürdü “Ben böyle oynayamam”.
Bu görüşme sonrası, ne zaman bu sistemi uygulamaya koyacak olsam oyunculara böyle oynayabilir misin?  Sorusunu sormaya başladım. Avrupa 4. Olan Ümit Milli takımımızın ilk toplantısından sonra aynı soruya, bu defa tecrübeli ve çok iyi bir Türk oyuncumuz aynı cevabı verdi ve kamptan ayrıldı.


 YAZININ BAŞLIĞINI KOYAN ESMERAL TUNÇLUER

TURNUVA YAKLAŞIRKEN

2004 sezonun sonunda tekrar toplandığımızda oyuncular ile yaptığımız konuşmalar beni çok etkiledi. Oyuncuların çoğu milli takımı ve burada uyguladıkları sistemi özlediklerini vurgularken, kulüplerde yabancı oyuncuların gölgesinde kaldıklarını, orada temponun çok yavaş olduğunu, burada ise en azından enerjilerini rahatlıkla harcayabildiklerinden bahsediyorlardı. Böylece sistemin en önemli sloganı “Oyuncuların tüm enerjilerini sahaya yansıtmalarını sağlamak ve bu enerjiyi en verimli şekilde kullanmak ”ortaya çıkıyordu.
Yunanistan’da yapılacak olan Olimpiyatlara katılmaya hak kazanan, bazı takımları Ankara’da yapacağımız turnuvaya davet ettik. Altı takımın katıldığı bu turnuvada, Litvanya, Nijerya, Yeni Zelanda, Almanya, Romanya gibi takımların hepsini yenerek birinci olduk. Bu turnuva sırasında sistem ile ilgili en önemli gelişmeyi Nijerya maçında yaşadık diyebilirim. Tamamı NCAA liginde oynayan, atlet oyunculardan oluşan bu takım karşısında, tempomuzdan ödün vermedik ve tüm maçı yüksek tempo ile oynadık. Böylelikle yüksek tempo ile oynarken bizden daha atlet oyunculara karşı üstünlük sağlayabilecek beceri ve taktik anlayışımız olduğunu görme imkânını yakaladık.
NEVRİYE’SİZ BİR MİLLİ TAKIM
Bu maçların ardından, en iyi istatistiklere sahip olan (Nevriye Yılmaz) pivotumuz WNBA ya gitti. Tam burada WNBA ve tempo ile ilgili kısa bir anekdotu sizinle paylaşmak istiyorum. Bu turnuvadan yaklaşık üç yıl önce Ereğli’de oynadığımız son gurup maçında, büyük bir sürpriz yaparak dünya dördüncüsü Polonya takımını yenmiştik. İstanbul’a döndükten sonra gerçekten müthiş bir maç çıkaran kısa oyuncularımızdan biri, WNBA takımına yollamak için maçın kasetini istedi. Daha sonra kendisine ne cevap geldiğini sorduğumda, bana bu maçın temposunun çok yavaş olduğunu, bir şey anlayamadıklarını, eğer varsa daha hızlı tempoda bir maçI varsa onu yollamasını istediklerini söylemişler.
Nevriye Yılmaz’ı WNBA Yolladıktan sonra onun yokluğunda İzmir’de oynadığımız Ahmet Priştina Turnuvası’nda Avrupa şampiyonası tecrübesi sahip olan, Hırvatistan, İsrail, Bulgaristan ve Letonya’ nın arasından yine birinci olarak sıyrıldık. Hemen ardından Fransa’da ki turnuvada Belçika ve Slovakya’yı yendik. Ancak son maçta Fransa takımına yenilmekten kurtulamadık.
Çalışmalarımız başladıktan sadece bir sene sonra gelen bu galibiyetler moralimizi yükseltirken, oyuncularımızın sisteme olan inancı artık iyice artmıştı, yardımcı koçlar ile yaptığımız toplantılarda oyuncular ile yaptıkları sohbetlerde, tüm takımın bu basketbol tarzından çok zevk aldığını ve herkesi yenebilecek güvene sahip olduklarından bahsettiklerini bana iletiyorlardı.

ŞAŞIRTICI İSTATİSTİK

Ancak en çarpıcı sonuç istatistiklerimizdeydi.  Eskiden 60 olan sayı ortalamamız artık 80 olmuştu. Birbirine yakın kalitedeki 10 takım ile bir sene ara ile oynan maçlar sonunda, sayı ortalamasının 20 sayı artması, çok dikkat çekiciydi.
Ayrıca bizim oyun felsefemizde, klasik sistemde olduğu gibi, tecrübeli oyuncu, genç gibi sıfatlar ön planda değildi, şablonumuzun içinde kalan ve tempoyu yükselten tüm oyuncular bizim için değerliydi. Yorulmadan istatistiğimize en çok katkıda bulunana oyuncular kendiliğinden ön plana çıkıyorlar ve becerilerini gösterebiliyorlardı. Böylelikle sistem ilk meyvesini verdi ve modern basketbola uygun vasıflarıyla yeni yıldızımız Birsel Vardarlı ortaya çıktı.


 
































BU KADAR KISA SÜREDE SİSTEM NASIL SONUÇLARA YANSIDI?



Bu sorunun cevabını vermek için 2006 yılına kadar beklemem gerekti. Sistemin işleyişi ve detayları o kadar ilgimi çekiyordu ki, bu nedenle hiçbir A milli takım baş antrenörünün kabul etmeyeceği bir teklife evet dedim ve İtalya’da yapılacak olan Avrupa şampiyonasının hemen öncesinde, Ümit Milli Takımımızı Avrupa Şampiyonasına götürdüm.
Aslında böylelikle, o zamanlar bazılarının kafalarındaki soruların cevabını bu gün verme şansını ele geçiriyorum. Tarihinde ilk defa oynadığı Avrupa Şampiyonasında çeyrek finale kalma başarısını gösteren bir takımın antrenörünün, halen aynı görevi sürdürürken, bir alt yapı milli takımının başında sahaya çıkması gerçekten pek rastlanılan bir durum değildi.
Ümit milli takımız ile 10 gün kamp ve 9 hazırlık maçı yaptık. Daha sonra, önemli eksikliklere rağmen Avrupa Şampiyonası’nda gücümüzün çok üzerinde bir dereceye ulaştık ve Avrupa dördüncüsü olduk.







 Özellikle, bu turnuvadan sonra oyuncuların sisteme bu kadar çabuk adapte olmaları konusunda bazı araştırmalar yaptım. Kadroyu oldukça kısıtlı bir oyuncu gurubu arasından seçmiştik. Ayrıca kadrodaki oyuncuların sistemimize çok uygun olduklarını söylemek de zordu.
Oyunculara hızlı basketbolu öğretirken detaylardan kaçtık, onlara pratik çözümler öğrettik. Başlangıçta yüksek tempodan kaynaklanan hataları kabul ettik, Öğretirken öncelikle en doğruyu değil de, en çabuk nasıl olunur, onu vermeye çalıştık. Yavaştan hızlıya gitmek yerine, hatalara razı olup hızlı giderlerken öğretmeye çalıştık. Kaçınılmaz top kayıplarını en aza indirmek için, oyuncuların yeteneklerine göre görevlendirdik. Kontrol edemediklerimize saplanıp kalmadık ve kontrol edebildiğimiz” tempoyu yükseltmek” konusuna daha çok yoğunlaştık.
O takımın sahip olduğu oyunculara bakarak yaptığımız kurguya göre, sahada her zaman baskı yapacak, hızlı hücumu başlatacak, sayı pası verebilecek en az iki oyun kurucu bulundurduk. Üçüncü dış adamımız ise savunmada baskılı oynayabilecek ya bir şutör bir oyun kurucu, yada hızlı hücumu bitirebilecek bir forvet oluyordu. Bu oyuncumuzu topla oynamak yerine, topsuz oyuna teşvik ettik. Uzunlara ortak bazı kurallar koyarken, becerilerini gösterebilecekleri alanlarda özgürlük tanıdık.
Bu sayede sanırım neticeye çabuk gitmeyi de başardık. Sistemin yıldızı ise turnuvanın en iyi beşine seçilen Bahar Çağlar olmuştu.


 


ROTASYON ve ÖLÜ TOPLAR


Eğer geniş ve kaliteli bir kadronuz varsa, rotasyon konusu başınızı çok ağrıtacaktır. Kaybettiğiniz zaman herkesin, hatta basketboldan hiç anlamayanların bile bu konuda söyleyeceği çok şeyi vardır. Sadece tecrübeli oyuncularınızı oynatırsanız ”Gençlere hiç şans vermiyor” ,gençleri biraz fazla oyunda tutarsanız bu defa ”Maceracı” antrenör damgası yemeniz kaçınılmazdır.
Geçmişte yaşananlara baktığımızda, sadece bir pozisyonda ki oyuncu tercihi yüzünden, kamuoyunun birbirine girdiğini, hatta bu nedenle antrenörlerin işlerinden olduklarını görebilirisiniz.
Klasik düzenden ayrılmak büyük risk taşır. Ancak bir antrenör olarak, inandığınız sistem klasik değilse, tüm bu zorlukları göze almalısınız.
Bizim uyguladığımız sistem, klasik düzenin tamamen dışında ve kimsenin alışık olmadığı süratte oyuncu değişikliği gerektiren bir sistemdi. Bu nedenle tenkitlerden de bol miktarda nasibini aldı.”Oyuncu oyuna ısınmadan çıkarılır mı?”Bir periyotta on oyuncu oynatılır mı?”,”Üç dakikada bir oyuncunun ne yapmasını beklersiniz.”gibi.
Sanırım bu konuyu halletmenin en pratik yolu, oyuncuların bu durumdan şikâyetçi olmamalarını sağlamak. Tüm kurallarımız enerji harcamayı gerektirdiği için, oyuncularımız kısa süre sonra yorgunluktan kaynaklanan hatlar yapıyorlar ve bu durumda kendileri değişmek istediklerini bana bildiriyorlardı. Bizim koyduğumuz kuralları yorulduktan sonra uygulamak neredeyse imkânsızdı. Örneğin, Hızlı hücumda şut atıldığında en az bir post ve bir dış adamımızın rakibin boyalı alanında olması gerekiyordu. Savunmada ise oyuncularımızın topa baskı yapıp yapmadığını anlamak için hücum oyuncusunun topu saklamak için savunmaya arkasını dönüp dönmediğine bakıyorduk.
Sisteme alıştıkça oyuncularımızın yorulunca yaptıkları hatalar ile diğer hatalar arasındaki farkları anlamaya başladık, yardımcı koçumuz bu nedenle yorulan oyuncuları kolayca tespit ederek bana bildiriyor, hemen değişikliğe gidiyorduk.(O kadar sistematik çalışıyordu ki ben tempoyu yükseltmek için çabalarken, oyuncu değişikliğini bana sorulduğunda yardımcılarıma kızıyordum) . Sistem gereği sahada iki oyun kurucu, bir şutör kısa, biri şut sokabilen iki post oyuncusuna gerek vardı. Daha sonra dört kısa bir uzun gibi çeşitli denemelerde bulunduk. Ancak hiçbir zaman boy konusunu sorun ederek, üç dış adamın agresifliğinden ödün vermedik. Böylece kadromuzda bulunan dört post, dört oyun kurucu, iki şutör oyuncu ile rotasyonumuzu herhangi bir sorun olmaksızın uyguladık.
Avrupa şampiyonası sonunda, sekizinci olan takımımız, beşincilik maçını üç sayı ile kaybederken,    yedi - sekizincilik maçını uzatmada kaybetmişti. Daha önce bu tarz rakipler karşısında galibiyet değil 20 sayıdan daha az farklı mağlubiyet alamayan bu takımın geldiği nokta hayret vericiydi.
 Hazırlıklar sırasında çeşitli turnuvalarda karşılaştığımız rakiplerimiz, yaptığımız işin ne denli önemli olduğunu bizlere ifade ediyorlar bizi kutluyorlardı. Ancak az sayıda ki bazı bayan basketbol meraklıları, yöneticileri ve meslektaşlarımızdan bize bir tenkitler geliyordu. Az farkla kaybedilen maçların son saniyelerinde, tempoyu düşürseydik olmaz mıydı? Ben bu soruya halen aynı cevabı veriyorum. Maalesef süremiz yetmedi. A Milli takım seviyesine gelen bir oyuncu en az altı yedi sene basketbol oynamıştır ve bu süre içinde edindiği alışkanlıklar onu bu konuma getirmiştir. Toplamı üç ayı geçmeyen bir hazırlık döneminde bu alışkanlıkların ne kadarın değiştirebilirsiniz?


 İKİNCİ SENE



2008 Yılında aynı basketbol sistemi ile guruplarda en iyi dereceyi alan birinci takım olarak İtalya da Avrupa yapılacak olan Avrupa Şampiyonasına katılmaya hak kazandık ve bu dönemde sistem yeni yıldızını ortaya çıkardı Işıl Alben .
Eleme gurubundaki en zor rakip şüphesiz yıllarca bizi eleyen ve Avrupa Şampiyonasına gitmemize mani olan Ukrayna idi. Sakatlıklar nedeni ile çok kötü bir hazırlık dönemi geçirmemize ve en önemli iki oyuncumuzdan mahrum olmamıza rağmen, Kayseri’de zayıf takımlar ile oynadığımız Zafer Turnuvası’nda ki maçları kazanarak biraz moral topladık.
Hazırlık için dört gün önce gittiğimiz Ukrayna’ya da unutmadığım iki olay yaşadık, bir tanesi, maç sahasında yapacağımız antrenmana gitmek için yola çıktık ve trafik yüzünden Kiev’de ki salona tam beş saat sonra vardık. Ancak federasyonun girişimleri sonunda ertesi gün aynı salona 45 dakikada vardık.
Diğer unutamadığım olay ise son antrenmanda yaptığımız maçta yaşandı. Biz oyuncu ayırmaksızın 12 kişi ile ve çok yüksek tempo ile oynadığımız için çalışmalarda maç yapmayız, sadece maçlardan kesitler uygularız son gün biraz değişiklik olması için maç yapmaya karar verdik. Ve tahmin edeceğiniz gibi her iki takımda inanılmaz hızlı oynadı ve inanın ben bu maçı izlemekte zorluk çektim.




Zaten ertesi gün tarihimizde hiç yenemediğimiz ve o zamanın kaliteli ekiplerinden biri olan Ukrayna’yı (Takımımızın tartışmasız en önemli oyucusu Nevriye başta olmak üzere birçok eksiğe rağmen) mükemmel bir oyun ile on sayının üzerinde bir farkla yendik.

Ancak bir sene sonra İtalya’da yapılan ve ilk defa 16 takımlı sistemle oynanan Avrupa şampiyonasında dokuzuncu olabildik. Aslında başka bir ülkede yapılan Avrupa Şampiyonasına ilk defa katıldığımız için başarılı sayılabilirdik. Ancak çıtayı o kadar yükseltmiştik ki bu sonuç ben dâhil kimseyi tatmin etmedi. Ve netice üzerine uzun uzun düşünmemi sağladı.
Sanırım sistemin başarı ile devamını sağlamak için;
1)     Yöneticilerin, teknik ekiple paralel hareket etmesi gerekiyor
2)     Takımın motivasyonunda sürekliliği sağlamak oldukça önemli bir faktör..
3)     Oyuncu Rotasyonunun, yeteri kadar geniş olması gerekiyor.
4)     Sisteme uygun olmayan oyuncuları kadroda tutmak kesinlikle yanlış
5)     Oyuncuların ve ekibin her zaman başarıya aç olması gerekiyor.
6)      Başarıya doyan oyuncular ile devam etmemek gerek.
7)     Sakatlıklara hazır olmak gerek. B planı yapmak gerek.
Milli takım sonrası Galatasaray bayan takımında geçirdiğim dönemde birçok nedenden dolayı bu sistemi uygulayamadım. Ancak Ümit Milli Takım’da yaşadıklarım beni çok etkilemişti.
Sistemin farklı kriterleri sayesinde, genç oyunculardan kurulu bir takımla çok kısa sürede başarılı olmuştuk. Bu sistem sayesinde o güne kadar vasat sayılan birçok oyuncu ön plana çıkarken, kendi kulüplerinde hiç süre alamayan oyuncular rahatlıkla Avrupalı akranlarına karşı oynayabiliyorlardı.  Bu sistemi muhakkak genç erkekler kategorisinde veya genç oyunculardan kurulu bir lig takımında uygulamam gerekiyordu.

KULÜP TAKIMI DENEYİMİ VE YABANCI OYUNCULAR.



Bu turnuvadan döndükten sonra Galatasaray bayan takımı ile çalışmalara başladım. Burada ki manzara ise çok farklıydı. Milli takımda sistemi yürüten tüm oyuncular farklı kulüplerde oynuyorlardı. Biz ise maalesef bu oyuncuları transfer edememiştik. O sene milli takım rotasyonunun sonunda kalan bir iki oyuncuyu alabilmiştik.
Aslında sistemin devamını sağlamak veya sistemi kurmak için transfer ettiğiniz oyuncuların fiziksel özelikleri kadar karakterlerinin de ne denli önemli olduğunu, kulüp takımın ilk senesinde öğrendim. Görünüşte oldukça geniş olan kadromuzdaki Türk oyuncular ile yabancı oyuncuların teknik bilgileri arasında çok ciddi bir uçurum vardı. Bu da maalesef yüksek tempolu basketbol oynama ihtimalimizi ortadan kaldırmıştı. Bazı oyuncuların da sakatlanması nedeni ile o dönemde, takımın kimyasına uygun farklı bir Sistem geliştirdik. Artık sert oynayan ve savaşan ancak hücumda daha kontrollü oynayan bir takımdık. O sezon kafamdaki sistemin tamamen dışında mücadele ettik ancak bu tarz ile hem Avrupa da hem de Türkiye de, beklenmedik başarılara imza attık. Yaşadığım bu sezon, bana elimdeki kadrodan maksimum yararı nasıl sağlayabileceğimi öğretti diyebilirim.
Basketbol da hücum ve savunmayı ikiye ayırmak lazım. Yarı sahada potayı savunmak ile topu ele geçirme amaçlı Pres savunmalar çok farklıdır. Hücumda ise set hücumu ile hızlı hücum birbirinden çok farklı iki hücum şekilleridir. Bir maç içinde bu dört farklı olayı da yaşarsınız. Ancak sezon süresince bunlardan hangisine daha çok konsantre olursanız ve oyuncularınızı da buna inandırırsanız, takımınızın karakteri o olur. Millî takımda agresif savunma ve hızlı hücum karakterimizken Galatasaray’da kontrollü hücum ancak katı ve sert savunma karakterimiz oldu.

 

İKİNCİ SENE

Bir sonra ki sene ise, maalesef bize bu karakteri kazandıran oyuncuları, idari nedenlerden dolayı elimizde tutamadık ancak yaptığımız pahalı transferler ile kadromuzu genişlettik ve sezona yine yüksek tempolu basketbolu oynamak amacı ile başladık. Daha önce bahsettiğim gibi yabancılar ile Türkler arasında ki teknik fark nedeni ile ciddi sorunlar yaşadığımız için, oyunumuzu olgunlaştırmamız biraz zaman alacaktı ve bunu yaparken de oynadığımız tüm maçları kazanmamız gerekiyordu.
Gerçi başlangıcı mükemmel yaptık ve Cumhurbaşkanlığı kupasını kazandık. Sistemin en önemli pozisyonu olan Guard pozisyonunda yaşadığımız sorun nedeni ile ligde bazı beklenmedik yenilgiler aldık. Ancak ben ayrıldıktan sonra Avrupa şampiyonu olan bu takımı, Aynı kupada mağlubiyet almadan ve en iyi ikinci takım averajına sahip bir durumda bırakmıştım. Milli takımı ile geçirdiğim son şampiyonada yaşadıklarımıza çok benzeyen idari sorunlardan kaynaklanan, motivasyon sorunları ortaya çıkınca takımdan ayrılmak zorunda kaldım.
Ayrıldıktan sonra tüm sezon süresince yüksek tempolu basketbol ile ilgili araştırmalarıma devam ettim ancak bu defa konsantrasyonumu tamamen erkek basketboluna vermiştim. İleriye dönük projem ise, yeterli imkâna sahip bir alt yapı organizasyonunun başına geçerek bu sistemi uygulamaktı.

 

GALATASARAY ERKEK TAKIMI 2010 SENESİ

Yaklaşık 10 sene sonra beklenmedik bir şekilde 1. Erkekler ligine dönüşümle birlikte alt yapıda uygulamayı planladığım bu sistemi Türkiye birinci liginde uygulama fırsatı elime geçti.
Banvit ve TÜBAD ‘In organize ettiği turnuvada seyrettiğim Galatasaray takımının teknik olarak bu tarz basketbola uygun olduğunu görmüştüm. İşin en ilginç tarafı bayanlarda uyguladığım bu sistemi izleyerek etkilenen hatta o zamanlar bilgilerinden yararlandığım kondisyoner arkadaşım Semih, Galatasaray’da antrenörlüğe devam ediyordu. İlk antrenmanımızda bana takımın bu tarz basketbol oynayabilecek güçte olduğunu iletince, çalışmalara oldukça moralli başladık.




BAŞLANGIÇ

Bu defa küme düşmemek için sürekli olarak kazanmamız gerekiyordu, yapılacak değişiklikler daha sonra telafisi imkânsız mağlubiyetler almamız neden olabilirdi, bu nedenle çok dikkatli davranmak zorundaydık. Başta eski arkadaşım Çetin Yılmaz olmak üzere, takımın eski antrenörü Okan Çevikten ve daha birçok antrenör arkadaşımın fikirlerini alarak hemen çalışmalara başladım.
Oyuncuların tek tek fikirlerini aldıktan sonra onlarla yaptığım ilk toplantıda, felsefemi anlatmaya çalıştım, bunun farklı bir kavram olduğunu, hoşlarına gideceğini ancak antrenmanlar da dâhil olmak üzere tüm enerjilerini sahaya yansıtmaları gerektiğini izah ettim. Tüm antrenörler bilir, sizin ne söylediğiniz değil, oyuncuların ne anladığı ve nasıl uyguladıkları önemlidir. Açıkçası, içinde bulunduğumuz durum dolayısıyla oyuncuların benim yaptıracağım antrenman tarzına nasıl reaksiyon vereceklerini bilmiyordum. Ancak bu sistemin başta oyuncular olmak üzere herkesi heyecanlandırması işimi kolaylaştırdı ve hemen olumlu dönüşler almaya başladım.


UYGULAMA

Daha önce önlerine konan sınırların kaldırılması ve özellikle hücum bölümünde, kendilerine daha fazla kredi tanınmasından dolayı birçok oyuncu becerilerini sahaya yansıtmaya başladı. İlk antrenmanlarımız birebir, üçe üç savunma çalışmaları ile başlıyordu, daha sonra ise dörde dört savunma ve buna bağlı hızlı hücum çalışmaları geliyordu. Son olarak set hücumuna bağı hızlı hücum çalışmaları ile devam ediyorduk.
Açıkçası kazandığımız ilk maçlarda istediğimiz kadar hızlı hücum sayısına ulaşamadık bunun başlıca sebebi savunma ribaundu almamamızdı. Ortaya çıkan bu sorunu savunma çalışmaları ile kısa sürede giderdik. Bu dönemde soyunma odasına girdiğimizde, ilk olarak istatistiklerdeki rakip takımların hücum ribaunduna bakıyor ve takım halinde buna konsantre oluyorduk.
 Sistemin o güne kadar dikkatimi çekmeyen bir özelliğini birinci ay tespit ettim, teknik ve atletik becerileri daha ileri olan oyuncular diğerlerini yıldırıp devre dışına itmek yerine, onları ileri taşıyordu. Oyuncular daha önce yaşamadıkları farklı bir yarışa girmişlerdi, bu yarış karşı karşıya değil daha hızlı koşma gitme yarışıydı ve böylelikle sistem yine meyvesini verdi EVREN BÜKER.



Sene sonunda toplam kullandığımız atış miktarı 62 den 73 e yükseldi, zamanla yüzdelerimiz yerli yerine oturdu. Bu sayede ULEB de en çok skor yapan takım biz olduk, kişisel istatistiklerde ise ilk sırayı alan üç oyuncu bizim takımımızdandı ki, bence bu kırılması son derece zor bir rekor oldu. Sanırım Avrupa’da oynadığımız maçlar hücum sistemimizi geliştirmemize çok yardımcı oldu. Daha sonra açık farkla kazandığımız Efes Pilsen galibiyetini buna bağlamıştım.

BU SİSTEM NASIL BU KADAR ÇABUK KAZANDIRIYOR?

Kadın takımlarında, sistemi uygulamaya başladığımız ilk günlerden itibaren tüm maçları kazanmaya başlamamız, ardından Galatasaray erkek takımında altıda altı galibiyet ile lige başlamamızın tesadüf olmadığını düşünüyorum.
Biz de, en az diğer takımlar kadar savunma yapmaya çalışıyorduk. Bizde diğer takım oyuncularının özelliklerine, diğer takımların setlerine karşı savunmalar geliştiriyor ve maç içinde değiştiriyorduk. Bizim tek farkımız savunmada işimiz bittikten sonra herkesten çabuk sayıya ulaşıyorduk ve bu fark gerçekten kazanmamızı sağlıyordu. Başlangıçta yaptığımız top kayıplarını azaltınca, bizimle aynı güçte veya bizden biraz daha güçlü olan takımlarla aramız açılmaya başladı.
Şut yüzdemizin iyi olduğu günlerde kadro olarak bizden çok daha güçlü takımları yenmeyi başardık. Bu da sistem ile ilgili en önemli tespiti yapmamı sağladı.
Önce hızlı hücum miktarını artırın, sonra hücumlardaki şut yüzdesini artırmak için çalışın.







Yorumlar

  1. hocam yazı ve önemli bilgiler içeren detaylar için çok teşekkürler.
    özellikle sistemle taktiğin ne olduğu konusundaki açıklamanız çok doyurucu.
    sanırım marina maljkoviç'in galatasaray kadın basketbol takımı bu sistemde oynuyor.
    belki bu konuda ileride bir yazı yazarsınız.
    saygı ve selamlar.

    melih şabanoğlu

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

CUT ÇEŞİTLERİ TERMİNOLOJİ

Türkçede, topsuz hareket anlamına gelen cutların bazı yerleşmiş isimleri vardır. Perdeleme kullanılarak yapılan cutlar ve perdeleme olmaksızın kullanılan bazı cutların isimlerini ve çizimlerini burada paylaşıyorum.  V CUT  BACKDOOR CUT  CROSS CUT  FLASH CUT  L CUT  SHALLOW CUT PERDELEME KULLANILARAK YAPILAN CUT ÇEŞİTLERİ CURL CUT DEEP CUT  FLARE CUT LOW POST SPLIT RUB OFF CUT  SHUFFLE CUT UCLA CUT HIGH POST SPLIT

TARİHTEKİ EN UZUN BOYLU BASKETBOLCULAR

Yazının sonunda, Türkiye'nin en uzun boylu basketbolcularını da görebilirsiniz. Daha önce bahsetmiştim, çok sevdiğim bir dostum yaş günümde bana bir kitap hediye etmişti. Geçmişte basketbol ile ilgili enteresan bilgileri içeren bu kitaptan bazı bölümleri bu bloga taşımıştım. Kitap 2001 yılında basılmış . Bu nedenle bazı bilgiler eksik kalmış ancak içinde geçmişle ilgili ilginç hikayeler var.  En uzun boylu oyuncu sıralaması: SULEİMAN ALİ NASHNUSH 2.43 Suleiman Ali Nashnush İnternasyonal basketbol tarihindeki en uzun oyuncu. Libya milli takımında 1962 yılında oynamış. GHEORGHE  MURESAN 2.34 Romen uzun 1993 yılında Washington Bullets tarafından draft edilmişti. NBA e gelmeden önce çok yavaş olduğu düşünülmüş ve bu transfer tenkit edilmişti. Ancak Muresan 1996 ve 1997 yılları arasında en iyi şut yüzdesine sahip olarak tarihe geçti. MANUTE BOL 2.31  Dokuz sezon NBA de oynayan Sudanlı Manute Bol, özellikle yaptığı 2000 d...

PENETRE PAS İLE PAS CUT ARASINDAKİ FARK

Genel olarak altyapı oyuncularımızda, topu alır almaz driplinge başlamak, eğer imkan varsa içeriye dalmak ( penetre ) ve atış yoksa pas vermek alışkanlığı var.  Oyuncular, eğer içeri dalamazsa genellikle yanındaki arkadaşına, pasif bir pas verip sabit bir şekilde oyunu seyretmeye başlıyor.   Bazı tecrübeli koçlar penetere sırasında diğer oyuncuların kayacakları yerleri  ( spacing ) gösteriyor.  Her ne kadar A takımlar seviyesinde bu tarz basketbol oynansa da altyapılarda bu düzen, topla iyi oynayan bir iki oyuncunun gelişmesine yardımcı olurken diğer oyuncuların sadece şut ve Close out savunmasına atak etmesine yarıyor.  Bu tarz oyun ülkemizde o  kadar yerleşmiş ki , son kursta antrenör adaylarına, pas cut yer değiştirmeyi ve penetre pas yer değiştirmenin arasındaki farkı anlatmama rağmen,  pas cut sorusuna neredeyse tüm kursiyerler penetre pas şeklinde cevap vermişler.  Arada çok büyük fark yokmuş gibi gözüksede, bence al...