Şimdi geriye dönüp baktığımda, son dört yıl boyunca "Kesin NBA'e gidecek" denilen birçok oyuncu hatırlıyorum.
Çevresindekiler tarafından diğer çocuklardan çok daha yetenekli olduğu söylenen, bir kulüpten diğerine, oradan bir başkasına büyük umutlarla transfer edilen gençler...
Okulu bırakıp sadece basketbolcu olabilmek için her sabah antrenmana gelenleri hatırlıyorum. "Hocam, köprüleri yaktık. Okulla bağımız koptu. Tek geleceğimiz basketbol." diyenleri...
"Bizim çocuk zaten akademik olarak başarılı olmaz." diyen aileleri...
Maçlardan sonra, "Neden bu kadar az oynuyor?", "Neden kadroya giremiyor?" diye hesap soran velileri ve menajerleri...
"Henüz fiziksel olarak yeterli değil. Ezilebilir, heyecanlanıyor, çok hata yapıyor." dediğimde, bana milli takıma seçilmiş başka bir oyuncuyu örnek gösterip, "O da aynı durumda ama onu oynatıyorsunuz." diyerek kırılan, hatta kızan insanları...
Ama bunların yanında bambaşka hikâyeler de gördüm.
Üç yıl boyunca ailesinden birini bile göremediğim halde tek kelime şikâyet etmeden, tırnaklarıyla kazıya kazıya yukarı tırmanan gençleri...
Herkesin umutlarını kestiği ağır bir sakatlıktan sonra bile pozitif kalmayı başaran oyuncuları ve ailelerini...
Ve en çok da, çocuğunun her adımına müdahale etmek yerine onu uzaktan izleyen, kendi ayakları üzerinde duran, karakterli bir insan olmasını basketbolcu olmasından daha değerli gören anne ve babaları...
Yorumlar
Yorum Gönder