Bu yazıya başlarken, oyuncu olarak eğitimini aldığım ve halen sahalarda gördüğümüz old school (geleneksel) basketbolun teknik anlamda neleri içerdiğini yazmayı düşünüyordum.
Ancak geleneksel basketbolun tarihi ile ilgili biraz! bilgi vermek isterken aklıma gelenleri yazdıkça yazdım, bu sebeple başlangıç kısmı biraz uzun sürüdü .
Şimdilik sadece bu bölümü paylaşıyorum.
1970’lerde izlemeye başladığım NCAA basketbolunda, maç sırasında sahaya sandalye fırlatma hikayesi ile tanınan ünlü coach Bobby Knight tam bir efsaneydi.
Oyuncular üzerindeki acımasız , katı disiplini ve çevresinde yaratığı korku ile, bizim zamanımızda gelenekçi basketbolun en önemli temsilcisiydi.
Knight’ın bir kitabında geçen “Disiplin ve sağlamlık katıksız yeteneğe karşı..” cümlesi, geleneğin disiplin ve sağlamlık olduğunu açık bir şekilde ortaya koyarken , aynı zamanda bize, o dönemde modern basketbolun gelenekçiler tarafından nasıl algılandığını da anlatıyor.
“Uzun adam potaya yakın oynar (yüksek posta) çemberden uzakta ne işi var ?”
Aslında ülkemize basketbolu getiren duayen abilerimizin gördüğü ve bildiği tek basketbol tarzı, Bobby Knight’ın da örnek aldığı, efsane kolej koçlarının uyguladığı disipline dayalı basketbol tarzıydı.
Henry Iba ve Bobby Knight
O yıllarda Amerika’da henüz profesyonel basketbol ön planda olmadığı için, ilgi sadece kolej (üniversite) basketbolundaydı. Ve ( ulvi! ) amacı basketbol sporunu eğitimin bir parçası olarak kullanmaktı.
Takımları, büyük çoğunluğu okulun diğer branşlardaki takımlarını da çalıştıran (ağırlıklı olarak futbol takımları) ileri yaştaki sert beden eğitim öğretmenleriydi.
"Pereler merdeler umrumda değil, o adamı tutacaksın"
Genç oyunculara takım olmanın önemini ve paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu anlatmak, disiplinli çalışarak tüm hedeflere ulaşılabileceğine inandırmak tek gayeleriydi.
İlk yıllarında futbol takımı antrenörlüğü de yapan Johnny Orr J.Hornacek ile
“ Serbest motion offence oyuncuların hem rakibe hem de kendi takım arkadaşlarına bakarak uyguladıkları ve bugünün set hücumlarına hiç benzemeyen bir hücum şeklidir. “
Ülkemizde ise üniversite yıllarında kulüp takımlarında başlayan oyunculuk , mezuniyet sonrası iyice gelişerek olgunlaşıyor ve en verimli zamanını yaşıyordu.
İyi basketbolcuların büyük çoğunluğunun ,yüksek okul mezunu olması ve sosyal alanda önemli pozisyonlara gelmesi ,koçların katı tutumlarını sürdürmelerini iyice zorlaştırmaya başlıyordu.
Sanırım bu süreçte ülke basketbolumuzun yeteri kadar ilerleyememesinin nedenlerinden biri de amatörlük ve profesyonellik arasında kalınmasıydı.
Zaten o yıllarda, Avrupa basketboluna göz attığımızda
askeri disipline sahip olan demir perde ülkelerinin, ön sıralarda olduklarını görüyoruz.
1972 yılına kadar NBA oyuncuları oynamamasına rağmen Münih olimpiyatlarında ABD takımını ( tartışmalı da olsa ) ilk yenen takımın USSR takımı olması bunun göstergesi .
Abilerin basketbolu hobileri gibi görmesi ve koçların otoritelerini umursamamalarını , geçtiğimiz gün basketbolumuzun efsane oyuncularından olan bir abimiz anlattı. “ Maçtan önce koçla karşılıklı sigara içerek maçta ne yapacağımızı konuşurduk.. “
İTALYADAKİ SEMİNER
Yanılmıyorsam 1970’lerin sonlarında basketbol antrenörlüğü ülkemizde yavaş yavaş meslek olarak kabul edilirken , Bobby Knight’ın İtalya’ya bir seminer için gelmişti, bu seminere katılan onlarca genç antrenör öğrendiklerini ülkemizde uygulayarak ve paylaşarak ülke basketbolumuzda yepyeni bir akım yarattılar.
Yine teknik anlamda geleneksel basketbol tarzı söz konusuydu ama,(profesyonellik düzeyi yetersiz olduğundan) gereken disiplini sağlamak için koçlar akıl oyunlarını kullanmaya başladılar, tabii basketbol konusundaki bilgi ve birikimlerinin onlara kazandırdığı saygı sayesinde.
Ayrıca bu dönemde, katı disiplini, yani oyuncunun robotlaşmasını dezavantaja dönüştürmek için ortaya karşı bir akım çıkmaya başladı .
İyi taraftan bakınca, fiziğinden çok aklı ile oynayan ve karışık stratejiler ile rakibin kafasını karıştırarak maç kazanan takımlar , diğer taraftan bakınca az çalışarak oyunculara tembelik aşılayan saçmalık!
Aslında bahsettiğim bu akım, çalışma ile birleşerek günümüzde birçok takımın tercih ettiği oyun şekline benziyordu. ( adam değişerek savunma ve geçiş hücumları )
Özellikle 1980‘li senelerde Türkiye’de altyapılarda bu iki ekolün mücadelesi yaşandı.
İstanbul için sert savunma ve kontrollü set hücumu ,
Ankara için eşleşmeli zone savunmalar , zekice planlanmış kısa opsiyonlu setler, çok paslaşmalı hızlı hücumlar,
İzmir için agresif presler ve klasik çabuk hücumlar derim.
Geleneksel basketbolda bireysellik merkezde olduğu için her şey çok net gözüküyor ve maçlara müdahale etmek daha kolay oluyordu.
Örnek vermek gerekirse, aklımdan hiç çıkmayan kısa bir hikayeyi anlatacağım.
Türkiye'de yapılan Yıldızlar Avrupa Şampiyonası'nın ilk maçına kadar , tüm hazırlık maçlarında uyguladığım eşleşmeli zone savunmadan, Rusya ile oynadığımız maçın ikinci dakikasında (verdiğimiz iki hücum ribaundu nedeniyle ) vaz geçtiğimi ve maçı kazandıktan sonra, bu savunmayı bir daha hiç uygulamadığımı hatırlıyorum
Modern basketbolda ise temponun yükselmesi topun ve sahanın daha çok paylaşılması daha fazla hataya neden oluyor, bu yöntemle başarı kolay gelmiyor , gelen başarılar ise kolay kolay tekrar edilmiyordu.
Geleneksel basketbolda flaşlar hata yapan oyuncunun üzerinde parlıyor ,modern basketbolda flaşlar hata yapan oyuncu değil, takımın, hatta bench’in üzerinde parlıyordu.
Bundan sonraki yazımda geleneksel basketbol ile modern basketbolun teknik anlamdaki farkını anlatmaya çalışacağım.





Yorumlar
Yorum Gönder