Basketbolla tanıştıktan sonra ise bu spor hayatımın merkezine yerleşti. Oyunculuk, milli takım deneyimleri ve yıllar süren antrenörlük kariyerimin ardından bugün genç oyuncuların gelişimi üzerine çalışan bir basketbol insanı olarak oyuna farklı bir gözle bakıyorum.
Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir futbol kitabı bana önemli bir gerçeği hatırlattı: Sorun sadece futbolda değil. Basketbol dahil birçok takım sporu aynı hastalıktan muzdarip.
Artık saatsiz, hakemsiz ve sadece keyif almak için oynanan oyunlar neredeyse yok oldu. Kazanma baskısı; yaratıcılığın, cesaretin ve oyundan alınan mutluluğun önüne geçti.
Teknoloji gelişti. Kara tahtalar yerini ekranlara, çizimler videolara bıraktı. Ancak sahada gördüğümüz oyun çoğu zaman bu mükemmel planların gerisinde kalıyor.
Çünkü oyunu hâlâ insanlar oynuyor. Oyunun akışını oyuncuların yeteneği, özgüveni, morali ve bazen de şans belirliyor.
Profesyonel spor giderek daha kontrollü, daha mekanik ve daha sonuç odaklı bir hale geliyor.
Oysa oyun, doğası gereği özgürlük ister. Risk almayı, denemeyi ve hata yapmayı gerektirir.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Oyuncularımıza oyunu mu öğretiyoruz, yoksa sadece sistemleri mi ezberletiyoruz?
Çünkü tekrar edilen mekanik hareketler başarı getirebilir; ancak oyunun ruhunu, yaratıcılığını ve neşesini kaybettiğimizde, kazansak bile aslında bir şeyleri kaybetmiş oluruz.
Yorumlar
Yorum Gönder