Ana içeriğe atla

BİR BASKETBOL TRAJEDİSİ



2005 Kadınlar Avrupa Şampiyonası'na hazırlanırken yüksek tempolu basketbol üzerine yoğun araştırmalar yapıyordum. 

O dönemde Paul Westhead, hem NBA hem de WNBA şampiyonluğu kazanmış ender koçlardan biri olarak dikkatimi çekmişti. 

Bunun üzerine biraz daha geriye giderek, NCAA yıllarında uyguladığı sistemleri incelemeye başladım.

İlk olarak karşıma "Numbered Fastbreak" (Numaralandırılmış Fastbreak) sistemi çıktı. Büyük bir ilgiyle videolarını izledim, notlar aldım ve bu hücum anlayışının temel prensiplerini anlamaya çalıştım. Ancak araştırmalarım derinleştikçe, karşıma basketbol tarihinin en trajik hikâyelerinden biri çıktı.

Bu olay beni gerçekten şaşırttı. Sporun güzellikleri kadar acı tarafları da var. Ne kadar üzücü olsa da, basketbol tarihinde zaman zaman böyle trajediler de yaşanabiliyor.


TRAJEDİ


1990 yılının Mart ayında Amerikan üniversite basketbolu sadece büyük bir oyuncusunu kaybetmedi. Aynı zamanda spor dünyası, başarı hırsı ile insan sağlığı arasındaki sınırın ne kadar belirsiz olabileceğini de acı bir şekilde gördü.



Hank Gathers, Loyola Marymount Üniversitesi'nin yıldızıydı. 2 metreyi aşan boyuna rağmen bir gard gibi koşabiliyor, ribaund alıyor, top sürebiliyor ve sayı üretebiliyordu. 

Bir sezonu hem sayı hem de ribaund lideri olarak tamamlayan ender NCAA oyuncularından biriydi. NBA geleceği neredeyse garanti görünüyordu.

Fakat hikâyenin görünmeyen tarafında başka bir mücadele vardı.

Takımın koçu, Paul Westhead, basketbol tarihinin en sıra dışı hücum anlayışlarından birine sahipti. Onun felsefesi basitti:

Daha hızlı oyna. Daha da hızlı oyna. Rakip nefes alamadan tekrar hücum et.

Westhead'in sistemi, bugün bile çılgın kabul edilebilecek bir tempoya dayanıyordu. 

Oyunculara sürekli koşmaları öğretiliyordu. Hücum süresinin sonunu beklemek neredeyse yasaktı. Top ele geçtiği anda hücum başlıyor, şut kaçarsa ribaund alınıp yeniden koşuluyordu.

Koçun hedefi rakipleri yormaktı.

Ancak bu sistem kendi oyuncularından da olağanüstü fiziksel taleplerde bulunuyordu.

İşte bu noktada Gathers'ın sağlık problemi devreye girdi.

1989 yılının Aralık ayında bir maç sırasında aniden yere yığıldı. Yapılan incelemelerde kalbinde ciddi bir ritim bozukluğu olduğu ortaya çıktı. Doktorlar, yoğun efor sırasında kalbin normal ritmini kaybettiğini ve tehlikeli derecede hızlandığını belirledi.

Doktorlar Gathers'a beta bloker ilaç verdiler.




Sorun şu ki bu ilaçlar tam da basketbolcuların ihtiyaç duyduğu şeyi azaltıyordu.

Kalp hızını düşürüyor, adrenalin etkisini sınırlandırıyor ve sporcunun kendisini daha yavaş hissetmesine neden oluyordu.

Gathers kısa süre sonra yakın çevresine kendisini eskisi gibi hissedemediğini söylemeye başladı.

Daha az sıçrıyor.

Daha yavaş koşuyor.

Daha çabuk yoruluyordu.

Ve bütün bunlar, belki de Amerika'nın en hızlı basketbol sistemlerinden birinde oynarken oluyordu.

Burada trajik bir çelişki ortaya çıktı.

Doktorların amacı kalbi yavaşlatmaktı.

Takımın sistemi ise oyuncuyu sürekli daha hızlı oynamaya zorluyordu.

Bir tarafta sağlık vardı.

Diğer tarafta rekabet.

Bir tarafta kalbin sınırları.

Diğer tarafta oyunun temposu.

Sonraki aylarda ilacın dozunun değiştirildiği ve azaltıldığı yönünde çeşitli iddialar ortaya atıldı. Bu konu daha sonra davalara ve uzun yıllar süren tartışmalara neden oldu.

Ancak kesin olan bir şey vardı:

Gathers, bilinen bir kalp rahatsızlığına rağmen parkelere geri dönmüştü.

4 Mart 1990 günü Portland karşısında oynanan konferans turnuvası maçında, her zamanki gibi yüksek tempoda mücadele ediyordu. Bir smaç yaptı. Savunmaya döndü.

Birkaç adım attı.

Sonra aniden yere düştü.

Ayağa kalkmaya çalıştı.

Tekrar düştü.

Bu kez kalkamadı.

Henüz 23 yaşındaydı.

Yoğun fiziksel yüklenme sırasında ortaya çıkan ölümcül bir ritim bozukluğu yaşamıştı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında insanlar hâlâ şu soruyu soruyor:

Eğer farklı bir sistemde oynasaydı ne olurdu?

Kimse bunun cevabını bilmiyor.

Belki yine aynı sonuç yaşanacaktı.

Belki de yaşanmayacaktı.

Fakat Hank Gathers'ın hikâyesi, antrenörler için önemli bir hatırlatma olmaya devam ediyor:

Oyuncuların kapasitesini geliştirmek bizim görevimizdir; fakat onların biyolojik sınırlarını değiştirmek bizim gücümüzün dışındadır.

Bazı şeyler çalışma ile gelişir.

Bazı şeyler irade ile aşılır.

Ama insan kalbi, ne kadar yetenekli olursa olsun, kendi kurallarına göre çalışır.

Ve bazen basketboldaki en önemli soru, "Ne kadar hızlı oynayabiliriz?" değil, "Bu oyuncunun sağlığı bu yükü kaldırabilir mi?" sorusudur.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CUT ÇEŞİTLERİ TERMİNOLOJİ

Türkçede, topsuz hareket anlamına gelen cutların bazı yerleşmiş isimleri vardır. Perdeleme kullanılarak yapılan cutlar ve perdeleme olmaksızın kullanılan bazı cutların isimlerini ve çizimlerini burada paylaşıyorum.  V CUT  BACKDOOR CUT  CROSS CUT  FLASH CUT  L CUT  SHALLOW CUT PERDELEME KULLANILARAK YAPILAN CUT ÇEŞİTLERİ CURL CUT DEEP CUT  FLARE CUT LOW POST SPLIT RUB OFF CUT  SHUFFLE CUT UCLA CUT HIGH POST SPLIT

TARİHTEKİ EN UZUN BOYLU BASKETBOLCULAR

Yazının sonunda, Türkiye'nin en uzun boylu basketbolcularını da görebilirsiniz. Daha önce bahsetmiştim, çok sevdiğim bir dostum yaş günümde bana bir kitap hediye etmişti. Geçmişte basketbol ile ilgili enteresan bilgileri içeren bu kitaptan bazı bölümleri bu bloga taşımıştım. Kitap 2001 yılında basılmış . Bu nedenle bazı bilgiler eksik kalmış ancak içinde geçmişle ilgili ilginç hikayeler var.  En uzun boylu oyuncu sıralaması: SULEİMAN ALİ NASHNUSH 2.43 Suleiman Ali Nashnush İnternasyonal basketbol tarihindeki en uzun oyuncu. Libya milli takımında 1962 yılında oynamış. GHEORGHE  MURESAN 2.34 Romen uzun 1993 yılında Washington Bullets tarafından draft edilmişti. NBA e gelmeden önce çok yavaş olduğu düşünülmüş ve bu transfer tenkit edilmişti. Ancak Muresan 1996 ve 1997 yılları arasında en iyi şut yüzdesine sahip olarak tarihe geçti. MANUTE BOL 2.31  Dokuz sezon NBA de oynayan Sudanlı Manute Bol, özellikle yaptığı 2000 d...

PENETRE PAS İLE PAS CUT ARASINDAKİ FARK

Genel olarak altyapı oyuncularımızda, topu alır almaz driplinge başlamak, eğer imkan varsa içeriye dalmak ( penetre ) ve atış yoksa pas vermek alışkanlığı var.  Oyuncular, eğer içeri dalamazsa genellikle yanındaki arkadaşına, pasif bir pas verip sabit bir şekilde oyunu seyretmeye başlıyor.   Bazı tecrübeli koçlar penetere sırasında diğer oyuncuların kayacakları yerleri  ( spacing ) gösteriyor.  Her ne kadar A takımlar seviyesinde bu tarz basketbol oynansa da altyapılarda bu düzen, topla iyi oynayan bir iki oyuncunun gelişmesine yardımcı olurken diğer oyuncuların sadece şut ve Close out savunmasına atak etmesine yarıyor.  Bu tarz oyun ülkemizde o  kadar yerleşmiş ki , son kursta antrenör adaylarına, pas cut yer değiştirmeyi ve penetre pas yer değiştirmenin arasındaki farkı anlatmama rağmen,  pas cut sorusuna neredeyse tüm kursiyerler penetre pas şeklinde cevap vermişler.  Arada çok büyük fark yokmuş gibi gözüksede, bence al...